Bizim gibi toplumlar, örneğin bizde Tanzimat’tan beridir, iki ana siyasi anlayışla yol almayı seviyor.
Bunlardan biri, Batı toplumlarının değerlerini savunan modernist anlayış ve buna bağlı yapılar. Diğeri ise içinde milliyetçi ve İslami tondaki arayışları bünyesinde barındıran muhafazakâr kesim.
Cumhuriyet ve demokrasi bu iki ana çizginin yol arkadaşlığıyla yürümeye çalışıyor.
Eh artık ne kadar yürüyebiliyorsa!
Dolayısıyla ülkemizde kurucu irade etrafındaki tartışma, zeminde yara açmaya oldukça müsait.
Birinin iktidarda olmasının diğerini kolayca tasfiye etmesi bu nedenle olsa gerek.
Bugün olan da bu galiba; ikinci çizgi denilen İslami soslu muhafazakâr anlayış kendini tahkim edip diğerini saf dışı etmeye çalışıyor.
***
Siyasi tarihimiz bu mücadeleyi çok yaşadı; 1800’lü yılları içinde İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası bunun ilkiydi.
Daha sonra 1950-60 Demokrat Parti rakibi CHP’yi saf dışı bırakmaya çalıştı.
Bunun için tahkikat komisyonu kurulması, partinin (CHP’nin) mallarına el konulması, hatta İsmet Paşa’nın ana muhalefet partisi başkanı olmasına bakılmaksızın kimi illere sokulmaması bu uygulamalardan bazılarıydı.
Sonra 1975-80 dönemi, MC (Milliyetçi Cephe) hükümetlerinin yaptıkları geliyor ki bu dönemde de demokrasi yerine şiddet tercih edilmişti.
Kısaca bu baskı dönemleri; gücün tek merkezde toplandığı, güçler dengesinin olmadığı ve tabii ki arkasından hukukta aksaklıklarla basının tek taraflı konumlandığı yapılar olarak tarif edilebilir.
***
Şimdi gene tarihin o sayfalarındayız.
Çeyrek asırlık kesintisiz iktidar döneminin verdiği rahatlıkla gene kuvvetler ayrılığı, hukukun rafa kalkması, demokratik kuralların işletilmemesi gündemde.
Buna ilave olarak seçim olgusuna güvenin de sarsılması gerçeği var ki bu, işin daha da vahimi.
Yakın geçmişte yaşanan Üsküdar, sonra Adalar başkan vekilliği seçimleri buna en iyi örnek.
Uzun açıklamalara bile gerek bırakmayan bir demokrasi dışı olay yaşandı buralarda.
Buna benzer İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçme olayı…
Belediyelerdeki el değiştirmelerde garip bir mekanizma işletiliyor; meclis üyeleri ya istifa ettiriliyor, olmadı tutuklanıyor ve sonra bakıyorsunuz yapılan seçimde iktidar kanadı başkanlığın yeni sahibi oluvermiş.
Bu uygulamalar birkaç sayıyla da sınırlı kalmayacağa benziyor.
Bütün belediyelerin AKP’li olmasının kimseyi şaşırtmayacağını düşünüyorum.
Üstelik iktidar bunu büyük bir iştahla yapıyor.
Peki, o zaman soralım, önümüzdeki seçimlerin sağlıklı olabileceğini düşünen var mıdır?
Başka bir soru da madem transferle bu işler çözülüyor, seçime neden gerek duyulduğu nasıl anlatılacak?
Milli iradeden, insanların hiçbir güce baş eğmeden kendi iradesini ortaya koyma yetisinden söz etmiyorum bile.
***
Başka bir sorun da işin sadece politik alandaki çürümeyle sınırlı kalmayacağı, insanı da içine alan geniş bir alana yayılacağı gerçeği.
Bu geçişlerin insanın iç dünyasında yapacağı tahribatı incelemek psikologların işi olmalı.
Bir gecede yıllardır savunduğu dünya görüşünden vazgeçip yıllarca eleştirdiği yere gitmenin kolay bir iş olacağını sanmıyorum.
Bu duygunun o insanda ve onun çevresinde çeşitli tahribatlara yol açacağı muhakkaktır.
Düşünsenize, kendinizi bir anda daha birkaç gün önce hakkında olmadık eleştirilerde bulunduğunuz yapının içinde buluyorsunuz.
Belediye başkanları, meclis üyeleri, milletvekilleri bu çarkın içinde.
Sonra bu manzara akıllara insanın en temel özelliği olan onur, erdem gibi kavramları getiriyor.
***
Antik Çağ’da Sokrates ve Platon, onuru erdemin sonucu olarak tarif etmişti.
Modern dünyada büyük felsefe ustası İ. Kant ise onur ve erdem kavramlarını insana içkin mutlak bir değer olarak tanımlamış, insanın araç değil kendisi için bir amaç olduğunu yazmıştı.
Epeydir kurumlarda yaşanan erozyona insanın iç dünyasında yer alan bu kavramlar da eklendi. Para, pul, mevki, hapis korkusu bu kavramlardan vazgeçmenin nedeni sayılıyor.
Bu bakımdan insanlara kızmak, onları kınamak da adil değil ama gene de insanda aradığımız duruş, söylediği sözün arkasında durma, koşullar ne olursa olsun istenen ve beklenen bir şey.
Bugün söylenen sözün yarın ışık hızıyla unutulması hoş değil.
İnsan bunları yaşadıkça siyasi alan da bundan etkileniyor.
Dolayısıyla yeni “zübük”ler politik arenada daha da çoğalacak gibi.
.
Aziz Nesin bunu yazdığı zaman tekil örneklerden yola çıkmıştı.
Şimdi ise çoğunluk bu tarafta.
Gelinen nokta işte bu!
Çürüme böyle bir şey…
***
Tabii ki bu çürümede tek başına bireyleri suçlu göremeyiz.
Ülkeyi yönetenlerin kabahati en başta geliyor.
Seçim kazanmayı transfer politikalarına indirgeyip bunu büyük bir “strateji ustalığı” gibi görenlerin suçu bu.
Üsküdar ve Adalar Belediyelerinde olanlardan sonra bu transfer politikalarının nerelere kadar uzanabileceği görülüyor.
Oralarda insanların düştüğü ya da düşürüldüğü durum başlı başına bir insani dram değil midir?
Bu dramın yanında demokrasi de yara alıyor, önümüzdeki seçimlerin sağlıklı olabileceği düşüncesi uzak bir ihtimal olarak gerilere düşüyor.
Kısaca insani özelliklerle demokrasi bugünlerde ağır yaralı.
İşin kötüsü iktidarın bu yaraları sarmaya niyeti de görülmüyor.













