Esat Oktay’ın ölüm yıl dönümünde sosyal medyada aleyhte ve lehinde birçok paylaşım yapıldı. Türk ırkçıları, yürüttükleri insanlık dışı uygulamaların bütününe sahip çıkarak Kürtlere olan bakış açılarını net bir şekilde ortaya koydular ve yaşananların tekerrür etmesi hayalinden vazgeçmediklerini gizlemediler.
Zira benim de yaptığım bir yorum üzerinden olumlu ve olumsuz birçok tepki geldi. Şahsa yönelik klasik nefret söylemleri yerine, birçok arkadaşın da yanlış anlamaya müsait Sosyolojik bir yorumda bulundum:
“E. Oktay Yıldıran’ın Diyarbakır Cezaevi’nde yaptıkları olmasaydı, Kürt hareketi bu kadar gelişir miydi?”
Bu yorumum elbette farklı bir bakış açısını beraberinde getiriyordu. Bu şahsın yaptıkları açık ve net bir şekilde ortada; bunları burada tekrarlamaya gerek yok. Asıl meseleyi; Cumhuriyet’in Kürtlerle kurduğu ilişki biçiminin, Diyarbakır Cezaevi özelinde açık ve görünür kılındığı bir laburtuara dönüştürülmüş olması olarak okuyorum.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yoğun olarak yaşanan Kürt isyanları maalesef hep lokal kaldı. Yaşanan dramlar ve katliamlar pek duyulmadı ya da çok sonraları kısmen duyuldu. Onlar hep böyle tekerrür edeceğini, Tarihsel hafızalarına bu şekilde kaydettiler.
Ancak Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetin, önceki Kürt isyanlarından çok farklı boyutları vardı:
1. Görece iletişim ve ulaşımın yoğunlaştığı bir dönemde yaşandı.
2. Dönemin Kürt aydınlarının, yazarlarının ve duyarlılığı gelişmiş demokrat devrimcilerinin %90’ı o askeri cezaevi vahşetini bizzat yaşadı.
3. Kürdistan coğrafyasının hemen hemen her bölgesinden yaklaşık dört-beş bin insan o zulmün birinci dereceden tanığı oldu.
4. Orada uygulanan zulümde hiçbir sınıfsal ayrım gözetilmedi; ilk kez Kürtler zulümde eşitlendi. Kürtlere sorunun sınıfsal değil, ulusal olduğunu ilk kez onlar bu yolla hatırlatmış oldu.
5. Başlangıçta örgüt ayrımı da yapmadılar; direnen ile direnmeyen arasında ciddi bir ayrım gözetmeden herkese saldırmayı ve onurları kırmayı hedeflediler. Çünkü amaç; Kürtlerin gözünü korkutmak ve bir daha ses çıkaramayacakları bir noktaya taşımaktı.
6. İşin bir diğer boyutunda ise özellikle örgüt liderleri ve Kürtlerin tanınmış simalarıyla özel olarak ilgilendiler. Lider konumundaki insanlara,
“köpeğin bakımını üstlendirmek veya tuvalet temizliği yaptırmak”
gibi işler vererek, onların şahsında hem Kürtleri aşağılamayı hem de bu insanların kendine olan saygısını kırarak topluma mesaj vermeyi amaçladılar.
7. Bütün zülme karşı tarihin en büyük direnişi ile cevap olan açlık grevi ve tarihe önemli bir kayıt olarak düşenleri de yarattı. Onların yoldaşları Laz Kemal’in selamlarını iletmeyi ihmâl etmediler.
Kısacası; Kürt’ün ağasına da marabasına da aydınına da cahiline de eşit muamele uygulayarak topyekûn onur kırma, korkutma ve kişiliksizleştirme üzerine kurulan bu politik tutumun, geçen zaman içinde tam tersi bir tepki doğurduğu açığa çıkmıştır.
Yukarıda saydığım yedi neden, Diyarbakır Cezaevi vahşetinin politik boyutlarını ortaya koymakta ve Cumhuriyet ile Kürt ilişkisinde en derin tarihsel kırılmayı yaşatmıştır.
Fakat bu kez, devletin tüm yaptıklarını hafızasına kaydeden ve bunları dışarıya sızdıran; tahliye olduklarında ise yazdıkları romanlarla, makalelerle, belgesellerle, film ve dizilerle anlatabilen insanların varlığı, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi hiçbir şeyin gizli kalmamasını sağladı.
Elbette Kürtlerin sorunları Diyarbakır Cezaevi ile başlamamıştır. Ancak Cumhuriyet, Kürt meselesinde Osmanlı’nın çok gerisinde kalmıştır. (Alevi Kürtler için ise her iki sistemde de durum pek değişmemiştir.)
Özetle; Diyarbakır Cezaevi vahşeti, Kürtlerin Cumhuriyet’ten en radikal kopuşunu gerçekleştirmesinin zeminini oluşturmuştur.
25/10/2026 İmran Adsay














