Sabaha karşı 5.40 uçağıyla güneşi doğuran topraklara doğru yola revan olduk.
Henüz şehir uykudayken, gecenin karanlığı sabaha teslim olmaya hazırlanırken havalandı uçak.
Gökyüzünde süzülmeye başladığımızda yeryüzü, bulutlardan karlarla kaplanmış gibiydi.
Aşağıda bembeyaz bir sessizlik, yukarıda sonsuz bir boşluk vardı.
Sonra güneş doğmaya başladı.
Altın sarısı bir ışık, uçağın camından yüzümüze vurdu.
O ışık yalnızca yüzümü değil, sanki yıllardır içimde biriktirdiğim duyguları da aydınlatıyordu.
Gökyüzünün mavisi, mavinin bildiğimiz herhangi bir tonu değildi.
Sanki henüz keşfedilmemiş bir rengin içinden geçiyorduk. Bir deniz, bir okyanus gibiydi gökyüzü.
Gözlerime, yüzüme, yüreğime nakış nakış işleniyordu.
Bense yüreğim ağzımda, dillerin ve dinlerin kadim kentine doğru gidiyordum.
Fakat bu yolculuğun benim için başka bir anlamı vardı.
Çünkü ben yalnızca bir şehre gitmiyordum.
Bir dostun, bir bilgenin, bir kalemin, bir ömrünü hakikate adamış insanın huzuruna gidiyordum.
Apê Musa’ya…
Geçen yıl ilk kez mezarının başına gittiğimde elim taşına uzanırken içimde tarif edilmesi zor bir heyecan vardı. İnsan bazen bir mezar taşına dokunduğunda yalnızca taşa dokunmaz. Bir ömrün bıraktığı izlere, bir halkın hafızasına, söylenmiş sözlere, yarım kalmış cümlelere dokunur.
Ben de öyle hissetmiştim.
Taşına elimi sürdüğümde “Derler ki…” diye başlamıştım sözlerime.
Sonra fark ettim ki aslında orada konuşan benim kelimelerim değildi.
İç sesimdi.
Ve o iç sesin tanıkları siz dostlarım oldunuz.
Şimdi yeniden gidiyorum.
Ama bu kez içimde geçen yıldan kalan soruların yanında yeni bir soru daha var:
Apê Musa’nın mezarının başında bu kez ne söylemeliyim?
Barış sürecinden mi söz etmeliyim?
“Bak Apê Musa, son bir yıldan fazladır çocuklar öldürülmüyor” mu demeliyim?
Yoksa yıllardır hasretini çektiğimiz barış ihtimalinden, insanların birbirinin yüzüne daha korkusuz bakabilmesinden, çocukların geleceğe kurşun sesleriyle değil kuş sesleriyle uyanabilme ihtimalinden mi söz etmeliyim?
Belki de bunların hiçbirinden…
Çünkü Apê Musa’ya bugün yalnızca olup bitenleri anlatmak yetmez.
Ona biraz da bizim içimizde olup bitenleri anlatmak gerekir.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, insanın kendi içinde de kurması gereken bir cümledir.
Ötekini düşman olarak görmemeyi öğrenmek, acıyı yalnızca kendi acımız sanmak, başkasının yasına da başımızı eğebilmek, bir çocuğun gözyaşının hangi dilde aktığını sormamak…
Barış bazen aynı masada iki çay bardağının arasına bırakılan sessizlikte başlar; biri kendi dilinde konuşurken diğerinin sözünü kesmemesinde, yıllardır kapalı duran bir kapının ilk kez içeriden sürgülenmemesinde büyür.
Bir annenin çocuğunu okula gönderirken arkasından korkuyla değil, akşam eve döneceğine dair sakin bir güvenle bakabilmesidir.
Bir köy yolunda silah seslerinin yerini traktörün homurtusunun, okul zilinin ve avluda oynayan çocukların kahkahasının almasıdır.
Belki de gerçek barış, tam burada başlar.
Ve sonra yine o kelimeye dönüyorum:
Umut.
Yıllardır bu topraklarda umut etmek bazen büyük bir cesaret istedi.
Ama insan yine de umuttan vazgeçemedi.
Çünkü umudu tamamen kaybettiğimiz gün, yalnızca geleceği değil, kendimizi de kaybetmiş oluruz.
Umut bazen büyük sözlerle değil, sabah erkenden fırının önünde birbirine yer veren iki insanla görünür.
Bir çocuğun defterinin kenarına çizdiği rengârenk evde, komşusunun kapısına bırakılan sıcak bir tabakta, yıllardır konuşmayan iki kardeşin aynı cenazede omuz omuza durmasında kendine yer açar.
Veya karanlıkta cebinde taşınan küçük bir kibrite; bütün geceyi aydınlatmaz belki ama bir sonraki adımı görmeye yeter ya.
Belki Apê Musa’nın mezarının başında bu yüzden uzun uzun konuşmayacağım.
Belki ona sadece şunu söyleyeceğim:
“Apê Musa, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ umut edenler var.”
Belki de en önemli haber budur.
Hâlâ çocukların ölmemesini bir haber olarak değil, hayatın doğal hâli olarak görmek isteyenler var.
Hâlâ bir annenin gözyaşının kimliğini sormayanlar var.
Hâlâ farklı dillerin aynı sofrada konuşulabileceğine inananlar var.
Hâlâ insanların birbirini korkuyla değil, merakla ve sevgiyle dinleyebileceğine inananlar var.
Hâlâ barış kelimesini yüksek sesle söylemekten çekinmeyenler var.
Ve hâlâ umudu umut edenler var.
Ben de onlardan biri olarak geldim.
Dillerin ve dinlerin kentine…
Kadim taşların, kadim hikâyelerin arasına…
Ve Apê Musa’nın huzuruna.
Belki mezarının başında yine taşına elimi koyacağım.
Belki yine birkaç cümle kuracağım.
Belki kelimeler yine yarım kalacak.
Ama bu kez içimden geçen cümle çok daha sade olacak:
“Apê Musa, senin bıraktığın yerden umudu taşımaya çalışanlar hâlâ var.”
Uçak alçalırken pencereden bir kez daha yeryüzüne bakacağım.
Bulutların arasından toprak görünecek.
Güneş, doğunun üzerine yeniden vuracak.
Ve ben kendi kendime diyeceğim ki:
Bazı yolculuklar bir şehirden başka bir şehre yapılmaz.
Bazı yolculuklar insanın kendi hafızasına doğrudur.
Ben bugün, güneşi doğuran topraklara doğru giderken biraz da kendi hafızama gidiyorum.
Ve biliyorum:
Bazı insanlar toprağa gömülür ama fikirleri toprağa gömülmez.
Bazı sözler susar ama yankısı devam eder.
Bazı umutlar ertelenir ama ölmez.
Belki de bu yüzden…
Umut hâlâ diri.
Ve biz hâlâ umudu umut ediyoruz.
Anısına.














