Dilsiz Olan Anlattı bana, Dili Olanın dile getirmediklerini.
Geçen hafta Seferihisar’da, limanın bir firmaya “marina” adı altında peşkeş çekilmesine, halkın malının talan edilmesine ve limanın işgaline karşı bir protesto vardı.
Biz de insanlığın gereği olan vatandaşlık görevimizi yerine getirmek, yani demokrasinin o meşhur “halk” kısmını hatırlatmak için oradaydık.
Organizasyonu belediye ve sivil toplum kuruluşları birlikte düzenlemişti.
Buraya kadar her şey gayet güzeldi.
Demokrasi vardı.
Sivil toplum vardı.
Belediye vardı.
Protesto vardı.
Eksik olan tek şey…
Halktı.
Yanlış anlaşılmasın; Seferihisar’da 20’nin üzerinde sivil toplum kuruluşu var. Yanına belediyeyi de koyarsanız, matematik umut verici oluyor tabi.
Böyle bir tabloda insan ister istemez binlerce kişinin meydana akın etmesini bekliyor.
Ama yok olmadı.
Tek tek saymadım ama yüz kişiyi bile bulmayan bir katılım vardı.
Şimdi burada belediyeyi, sivil toplum kuruluşlarını, vatandaşı, siyasi, duyarsızlığı ve daha birçok şeyi eleştirebiliriz.
Ama açıkçası benim asıl ilgimi çeken bu değildi.
Çünkü bazen kalabalıkların azlığı değil, vicdanların sessizliği daha çok can acıtıcı olabiliyor .
Ben tam da bu moddayken…
Bir sokak hayvanı ilişti gözüme.
Nereden geldi bilmiyorum.
Belki orada yaşıyordu, belki protestonun sesini duyup geldi, belki de bizim unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmak için oradaydı.
Korteje katıldı.
Bizimle yürüdü.
Etkinliğin sonuna kadar bir saniye bile ayrılmadı.
Ne pankart taşıdı.
Ne slogan attı.
Ne megafona bağırdı.
Ne sosyal medyada paylaşım yaptı.
Ne de “Ben de buradaydım” diye fotoğraf verdi.
Sadece yürüdü.
Sonra bir an göz göze geldik.
İşte o an…
Sanki bütün konuşmaları, bütün basın açıklamalarını, bütün sloganları susturan bir şey oldu.
Fotoğrafını çekmeye çalışırken bana baktı.
Ve o bakışta, insanın insana söylemekten kaçındığı bir cümle vardı:
“Yazık.”
Belki de şöyle diyordu:
“Bu güzelim dünyayı hem kendinize hem bize zehir ettiniz.
Yetmedi.
Etmeye de devam ediyorsunuz.”
Düşündüm…
Biz ne kadar garip canlılarız.
Liman halkın malı olsun diye protesto ediyoruz ama halkın kendisi protestoya gelmiyor.
Doğayı korumaktan söz ediyoruz ama doğanın bize emanet ettiği canlıların yaşam alanlarını her gün biraz daha daraltıyoruz.
“Kent bizim” diyoruz ama kentin meydanlarında bizden başka kötüye dair ne varsa mevcut.
Sivil toplum kuruluşlarımız maşallah çok.
Sayısını inanın bilmem.
Bu açıdan bakılırsa demek ki siviliz.
Toplum kısmında problem mi var galiba var.
Çünkü toplum ortada yok.
Belediye var.
STK var.
Pankart var.
Slogan var.
Basın açıklaması var.
Ama vatandaş?
O muhtemelen demokrasiye evinden destek veriyor.
Belki koltuğunda oturup “Helal olsun, ne güzel mücadele ediyorlar” diyordur.
Katılmıyor ama gönülden. Yanınızdayım koltuğumda oturarak.
Bu da yeni nesil vatandaşlık tipi galiba Z kuşağı değil.
Fiziken yok, ruhen yanınızdayız.
İroninin en güzel tarafı da şu:
Bütün bunları anlatan, konuşan, slogan atan bizlerdik.
Ama bana asıl hikâyeyi anlatanın dili yoktu.
O yüzden belki de onu daha iyi anladım.
Çünkü dili olmayan anlatabiliyordu.
Dili olanlar ise anlatması gerekenleri anlatmıyordu.
O hayvan limanın kime verildiğini bilmiyordu belki.
İhale nedir, marina nedir, belediye nedir, sivil toplum nedir bilmiyordu.
Ama yaşam alanının ne olduğunu biliyordu.
Bizim unuttuğumuz şeyi o biliyordu:
Bu dünya yalnızca bizim değil.
Ve belki de o gün Seferihisar’da en gerçek protestoyu, hiçbir slogan atmadan o yaptı.
Biz insanlığımızı göstermek için oradaydık.
O ise sadece hayatta kalmak için.
Belki de aramızdaki en büyük fark buydu.
Biz dünyayı kurtarmaya gelmiştik.
O ise bize, önce dünyayı kurtarmaktan vazgeçip onu yok etmeyi bırakmamız gerektiğini anlatmaya gelmişti.
Ve düşündüm:
Bunca insanın arasında neden onunla göz göze geldim?
Belki cevabı çok basit.
Çünkü bazen insanın yüzüne bakınca hiçbir şey göremezsiniz.
Ama bir hayvanın gözlerine baktığınızda, insanlığınızı görürsünüz.
O gün bana dilsiz olan anlattı.
Dili olanın anlatamadığını.
Ve galiba en ağır cümleyi de sessizlik kurdu.














