Son zamanlarda üzerimde bir acayiplik var.
Yazdığım her yazı bir yerlere çekiliyor. Ben “hava bugün sıcak” diye yazsam, birileri çıkıp “Demek ki bize gönderme yapıyor” diyecek neredeyse.
Oysa ben kimseye gönderme yapmıyorum.
Topluma bakıyorum, gördüğümü yazıyorum.
Eğer yazdıklarım birilerine dokunuyorsa, belki de sorun yazıda değil, dokunulan yerdedir.
Geçen gün bacanağım aradı.
“Adak var, gelin.”
Türkiye’de bu cümleye hayır demek kolay değil.
Hem davet var hem et var. Malum, et artık sofraya misafir gibi geliyor; geldiğinde fotoğraf çektirip uğurlayacak duruma geldik.
Konumu attılar, düştük yola.
Gideceğimiz yer bir ziyaretgâh.
Yolu bilmediğimiz için navigasyona teslim olduk. Zaten modern insanın yeni pusulası navigasyon.
Eskiden insanlar yıldızlara bakarmış, şimdi telefonun şarj yüzdesine bakıyoruz.
Bir süre sonra yolun iki yanı öyle güzelleşti ki kendimi Ege’de değil de bir film setinde sandım.
Sağda solda çiçekler, fidanlar, rengârenk bitkiler…
Öyle büyülendim ki bir fotoğraf çekmeyi bile akıl edemedim.
Demek ki insan bazen manzaraya değil, sonradan pişman olacağı şeye bakıyor.
Vardığımız yer eski bir köydü. Tarih kokuyordu.
Taşlarında başka insanların ayak izleri, duvarlarında başka hayatların gölgeleri vardı.
Bacanakla buluştuk.
“Bu adak hikâyesi nedir?” diye sordum.
Anlattı.
Annesi ciddi bir rahatsızlık geçirmiş.
Doktorlar acil ameliyat demiş. Kadın ağrılarından o esnada uykuya dalmış.
Rüyasında siyah bir koç gelip sırtına bir boynuz darbesi vurmuş.
Kadın uyanınca ağrılarından eser kalmamış, yani tamamen iyileşmiş.
Sonra aynı gece rüyada bu dede görünmüş ve siyah koçu getirip burada kesmesini söylemiş.
Tabii tedavi bu, hiçbir yerde bedava olamazdı ya.
Ben hikâyeyi dinlerken iki ayrı dünyanın aynı masada oturduğunu düşündüm.
Bir tarafta MR cihazları, tomografiler, profesörler…
Diğer tarafta rüyalar, koçlar ve dedeler…
Bizim memlekette bilim ile metafizik bazen aynı minibüse binip yan yana yolculuk yapıyor demek ki.
Sonra biraz mezarlığı dolaşmaya çıktım.
İşte asıl ilginç kısım orada başladı.
Yüzlerce insan vardı.
Kimisi mezar taşına sevgiliye sarılır gibi sarılıyor.
Kimisi öpüyor.
Kimisi kulağını dayamış bir şeyler dinliyor.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Acaba mezar taşları konuşuyor da bizim mi haberimiz yok?
Yoksa biz yaşayanlar birbirimizi dinlemeyi bıraktığımız için ölülerden medet ummaya mı başladık?
Bir yandan da şunu fark ettim:
Hayatta birbirine selam vermeyen insanlar, mezar taşlarına büyük bir sevgi gösteriyor.
Komşusunun kapısını çalmayanlar, kilometrelerce yol gelip taşlara sarılıyor.
Eşini dostunu aylarca aramayanlar, burada gözyaşları içinde dilek sıralıyor.
Garip bir çelişki değil mi sizce de?
Biz bazen yaşayanları ihmal edip ölüleri ziyaret etmeyi ibadet sanıyoruz galiba.
O an aklıma bir düşünce geldi:
Allah ile kul arasına hiçbir şey girmemeli denir ya…
Ama belli ki biz araya her şeyi koymayı seviyoruz.
Kimi taşı koyuyor.
Kimi türbeyi.
Kimi muskayı.
Kimi rüyayı.
Kimi de kendi korkularını…
Belki de insanın en büyük ihtiyacı inanmak değil; dokunabileceği bir şey bulmak.
Çünkü görünmeyene güvenmek zordur.
Taşa sarılmak daha kolaydır.
O gün eve dönerken aklımda siyah koçtan çok şu soru vardı:
Acaba insanlar gerçekten mezar taşlarından bir ses mi duymaya çalışıyor?
Yoksa kendi vicdanlarının sesini kalabalığın içinde kaybettikleri için, onu sessiz mezarlıklarda mı arıyorlar?













