
2019 yılında Diyarbakır, Van ve Mardin belediyelerine kayyum atandığında tüm muhalefet topyekün karşı durmayınca “sarı öküz” verilmişti.
O günden sonra 60’dan fazla belediyeye kayyum atandı.
Şimdi de Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanması gündemde.
Umarım ders alınmıştır.
Umarım halkın iradesini gasp etmeye çalışanlara karşı demokrasi için saflar sıklaştırılır.
…
ASIRLAR ÖNCESİNDEN
GELEN MESAJ
Gecenin kör karanlığına doğan bir ay parçası gibi, Anadolu’nun kadim topraklarında bir halk vardı: Likyalılar.
M.Ö. 14. yüzyılda, bugün bile her adı geçtiğinde akıllara direnişin, özgürlüğün, ışığın yankısı gelir.
Zamanın ve tarihin o yoğun sisini aralayıp onlara bakınca, orada yalnızca bir halk değil, bütün insanlık için ışıldayan sönmez bir alev görürsünüz.
Onlar, Anadolu’nun öz evlatlarıydı, Luviler’in kanından gelenler.
Hititler, onları “Lukka” diye çağırdı; anlamı “ışık”tı. Ve bu halk, yaşadıkları topraklara hem güneşin aydınlığını hem de özgürlüğün ışığını getirdi.
Bir halk düşünün ki, binlerce yıl önce demokrasi meşalesini yakmış ve onu hiç söndürmemişti.
Onların kurduğu ilk cumhuriyet, Patara’nın mermer sütunları arasında yüzyıllarca ayakta kaldı ve bu idealler, günümüze dek yankılanıp durdu.
Büyük coğrafyacı Strabon, onları “insanlığın nazarında bile görülmemiş bir soylulukta” diye överken, kelimeleri adeta o taşlara kazınmış gibiydi.
“Hiç utanç verici bir kazanç hırsına kapılmadılar,” diye yazdı Strabon, “ve atalarından devraldıkları birliği korudular.”
Bu halk, dünyaya onurlu bir yaşamın ne anlama geldiğini öğretmek için var olmuş gibiydi.
Her bir kent, bağımsızlığını Likya Birliği’nin ortak ruhuna adadı; her bir yurttaş, Xanthos’un mermer zeminine bastığında, ayaklarının altında sadece taş değil, özgürlüğün nabzını hissediyordu.
Yirmi üç kent; Xanthos’tan Olympos’a, Patara’dan Tlos’a kadar uzanan bir dayanışma zinciri. Bu zincirin halkaları, yalnızca toprakla değil, özgürlüğe olan sarsılmaz inançlarıyla birbirine kenetlenmişti. O günün Atina’sında, sadece seçkinlerin söz hakkı varken, Likya’da her yurttaş eşitti. Kadınlar oy kullanabiliyor, başkan seçilebiliyordu. Ve başkanlar, o yüksek makamlarında yalnızca bir yıl kalırdı; çünkü halk, iktidarın kök salarak devleşmesine izin vermezdi. Bu topraklarda iktidar, halkın omuzlarında filizlenir, sonra yenilenmek üzere yine onların avuçlarına dönerdi.
ABD’nin 1787 yılında kabul edilen Birleşik Devletler Anayasası’nın biçimlendirilişinde Likya modeli vurgulandı.
Anayasa tartışmaları sırasında Alexander Hamilton ve James Madison Likya Birliği’ni bir model olarak referans göstermişti.
ABD’nin ilk başkanı Georges Washington ile Rönesans’ın önemli filazoflarından Fransız Monstesquieu, Likya Birliği Anayasası’nı bir başarı örneği olarak göstermişlerdi.
Hatta Monstesquieu 1748’de basılan “Yasaların Ruhu” kitabında Likya Birliği için şöyle demişti.
“Bana sorarsanız bugüne kadar gelmiş geçmiş en mükemmel cumhuriyet hangisidir diye, size Likya Birliği`ni gösteririm.”
Ama bu özgür halkın başına karanlık bulutlar çökecekti. Önce Persler geldi, ateşin dansını arzulayan aç gözlerle.
Bu halk, boyun eğmeyi reddetti; sayıca çok, silahça üstün Pers ordusuna karşı geri adım atmadı. Ve yenilgi kaçınılmaz olduğunda, ışık insanları kendi elleriyle yazdılar sonlarını. Kadınlarını, çocuklarını ve hazinelerini kalenin derinliklerine saklayıp kaleyi dört bir yandan ateşe verdiler.
Kendi elleriyle yaktılar canlarını ve hayallerini; düşmana bir tek ganimet, bir tek zafer tadı bırakmadan hepsi alevlerin arasında kayboldu.
Ancak küllerinden doğacaklardı yeniden, inatla, toprağın bağrından bir kez daha filizleneceklerdi.
Yüzyıllar sonra, M.Ö. 42’de, bu sefer Roma orduları ışık ülkesinin kapısına dayandığında, tarih bir kez daha tekerrür etti.
Brütüs, Likya’nın inatçı ruhunu diz çökmeye zorlayacağını sanmıştı ama yanılıyordu.
Koca Roma’nın ihtişamına boyun eğmeyen bu halk, bir kez daha kendi elleriyle kendi ateşini yaktı.
Kucağında çocuğuyla yangına atlayan bir anneyi gören Brütüs, dehşete kapıldı. Cesarete, direnişe karşı çaresizdi. Roma askerleri, bir zamanlar öldürmeye geldikleri bu halkı şimdi kurtarmak için can havliyle yangına koşuyordu.
Brütüs, “Bunlar ölümlerini bile özgürlükle taçlandıran insanlar” diye fısıldadı, tarihe karışıp gidecek bir kahramanlık destanına tanıklık ederken.
Ve o Likya, bir söz bıraktı ardında. Sadece mermere yazmadılar bu metni, toprağa, rüzgâra bir vasiyet bıraktılar
“Evlerimizi mezar yaptık, mezarlarımızı ev.
Yıkıldı evlerimiz, yağmalandı mezarlarımız.
Dağların doruğuna çıktık, toprağın altına girdik.
Suların altında kaldık, gelip buldular bizi.
Bozdular birliğimizi, altüst ettiler bizi.
Yakıp yıktılar, yağmaladılar bizi!
Biz ki; analarımızın, kadınlarımızın ve ölülerimizin uğruna,
Biz ki; onurumuz ve özgürlüğümüz uğruna,
Toplu ölümleri yeğleyen bu toprağın insanları,
Bir ateş bıraktık…
Hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan!”
İşte o ateş, zamanın zalim rüzgarlarına direndi; ne istilalar söndürebildi onu, ne de geçen yüzyılların soğuk eli.
Bugün hâlâ Anadolu’nun derinlerinde, ışığın halkı Likyalıların mirası yaşıyor. Küllerinden doğup yanmaya devam eden o ateş, bizlere, her yeni güneşin altında özgürlüğün ne pahasına olursa olsun savunulması gereken en kutsal hazine olduğunu fısıldıyor.
Likyalılar gittiler, ama izleri toprağın derinliklerinde yanmaya devam ediyor; ışık ülkesi, özgürlüğün sonsuzlukla buluştuğu bir düş gibi Anadolu’nun bağrında yaşıyor.
Ve belki de, her özgür insanın kalbinde, o eski ateşin bir kıvılcımı hâlâ yanıp sönüyor.
Ne demişti dünya şairi.
“Mesele esir düşmek değil, teslim olmamak asıl mesele.”















