
YARIN YAŞANACAK BİR ASGARİ ÜCRET HİKAYESİ
24.12.2024
Bir kış sabahıydı. Rüzgâr, İstanbul’un sokaklarında dolanıyor, eski binaların pencerelerinden içeri girerek insanları uykusundan uyandırıyordu.
Ali, küçük bir odada, masasının başında oturmuş bir kâğıt parçasına dalgınca bakıyordu. Üzerinde rakamlar yazıyordu: 22.104 lira.
Yeni yılda alacağı maaştı bu. Kendi hayatını ve hayallerini, bu kâğıttaki sayılarla kıyaslamaktan alıkoyamıyordu.
Gözlerini kaldırdı, duvardaki haritaya baktı. Avrupa’nın yeşil ve maviyle işaretlenmiş sınırları ona masalsı bir dünya gibi geliyordu. “Acaba Lüksemburg’da asgari ücret ne kadar?” diye düşündü. Masanın üzerinde açık duran bilgisayarda birkaç arama yaptı. 2.571 Euro. Ali’nin içi burkuldu. Bir insanın emeği gerçekten bu kadar mı farklı değerlenebilirdi?
Sonra Fransa’ya kaydı gözleri. Paris sokaklarını hayal etti. Belki bir fırında kruvasan pişiren bir işçinin elinde aynı hamur, Türkiye’dekinden çok daha fazlasını kazandırıyordu. Orada asgari ücret 1.767 Euro idi. Ali’nin cebindeki paraya çevirdiğinde, onun neredeyse üç katıydı. Oysa o da sabahın ilk ışıklarından gecenin karanlığına kadar çalışıyordu.
Ali, hayatını bu kâğıdın üzerindeki rakamlara sığdırmak istemediğini fark etti. Ama gerçekler kaçınılmazdı. Türkiye’nin ekonomisi, Avrupa’nın parlak şehirlerinin gerisinde kalmıştı. Komşu ülke Yunanistan bile, ekonomik krizlerden geçmiş olmasına rağmen 910 Euro ödüyordu işçisine. O rakam bile Ali’nin hayallerinin üstündeydi.
Pencereden dışarı baktı.
Dışarda sulu kar yağmaya başlamıştı. Sokaktan geçen yaşlı bir simitçi, omzundaki tepsiyle ağır ağır yürüyordu. Ali, bu yaşlı adamın da aynı kâğıt parçasındaki rakamlara mahkûm olduğunu düşündü. “Peki ya adalet?” diye mırıldandı kendi kendine.
Yaşlı simitçi yavaş yavaş uzaklaşırken, karşıdan bir grup işçi tutumlu insan şarkılar söyleyerek geliyordu.
Ali şaşırmıştı. Bu asgari ücrete işçiler nasıl sevinir?
“Hayrola arkadaşlar” diye seslendi, “zammı beğendiniz herhalde?”
İşçilerin tutumlarının üzerinde “Hitachi Energy” yazıyordu.
Aralarından işçi temsilcisi Kerem Ali’ye cevap verdi.
“Bize kimse zam vermedi. Biz onu emekten gelen gücümüzle direnerek aldık. 20 gündür grevdeydik. Bu sabah işveren istediğimiz yüzde 85 zammı vermek zorunda kaldı. Çünkü şikayetle, serzenişle hak verilmiyor, direne direne alınıyor!”
***
23.12.2024
NOEL NEDİR?
Bir zamanlar, gökyüzü sonsuz bir sırdı. İnsanoğlu, yıldızların arasındaki sessiz derinliklere bakar ve varoluşun hikâyesini anlamaya çalışırdı. Gökyüzü, tanrıların evi; güneş, onların en görkemli elçisiydi.
Güneş, her sabah karanlık denizinden doğar, her akşam ufkun ardına gömülürdü. Ama onun ışığı, insanlığa yaşam, umut ve sıcaklık taşırdı.
Zamanla insanlar, gökyüzünün hareketlerini anlamaya başladı. Güneş, her yıl aynı döngüyü tekrarlıyordu. Kuzey yarımkürede, yılın en uzun gecesi 21 Aralık’ta karanlık zafer kazanırdı. Güneş, sanki yenilmiş gibi, birkaç gün boyunca sessizliğe bürünürdü. Ama sonra, 25 Aralık’ta yeniden doğmaya başlar, ışığıyla karanlığı geri çevirirdi. Bu, bir mucizeydi. Işığın zaferiydi.
Antik çağların kadim halkları, bu döngüyü anlamlandırmak için hikâyeler anlattılar. Mısır’da Horus, ışığın tanrısıydı. MÖ 3000’de doğduğu söylenirdi; annesi İsis, kutsal bir bakireydi. Horus’un hayatı, ışığın ve karanlığın bitmek bilmeyen mücadelesiydi. Perslerde Mithra vardı; bir mağarada doğduğu, insanlara ışık getirdiği ve karanlığa karşı savaştığı anlatılırdı.
Frigya’da Attis, doğanın yeniden doğuşunu simgelerdi; baharla birlikte, her şey gibi o da yeniden canlanırdı.
25 Aralık, yalnızca bir tarih değildi. Güneşin yeniden doğduğu, yaşamın yeniden başladığı kutsal bir anı simgeliyordu. İnsanlar, bugünde tanrılara adaklar sundu, şenlikler düzenledi. Her biri, kendi inançlarına uygun hikâyeler anlattı, ama hepsinin temelinde aynı duygu vardı: Umut.
Roma’da, 25 Aralık günü güneş tanrısı Sol Invictus’un, “Yenilmez Güneş”in doğum günüydü. Halk, bugünü ışığın karanlığa galip geldiği bir bayramla kutlardı.
Hristiyanlık Roma topraklarına yayıldığında, bu tarih Hz. İsa’nın doğumu olarak kabul edildi. O da diğer tanrılar gibi bir mucizeyle dünyaya gelmişti. Annesi Meryem, kutsal bir bakireydi; oğlu ise karanlığa meydan okuyacak bir ışık.
Ama bu tarih yalnızca efsanelerle yazılmadı. Kadim insanlar, 25 Aralık’ta yalnızca tanrıların değil, hayatın da yeniden doğduğuna inanırdı. Gündüzlerin uzaması, baharın ve bereketin habercisiydi. Güneşin her sabah yeniden doğması, insanın karanlıktan korkmamasını öğütleyen bir masaldı.
Yarın 25 Aralık. Noel. Ya da Doğuş Bayramı. Kutsal Doğuş’un kutlandığı gün. Güneşin, hayatın ve umudun yeniden doğduğu tarih. İnsanlığın binlerce yıldır anlattığı bir hikâye. Her kültürden, her inançtan insanın ışık arayışında birleştiği bir an.
Bu, yalnızca bir tarih değil. Bu, karanlığa meydan okuyan ışığın, yeniden doğan umudun hikâyesi.















