Sevgili Beyhan ve Belkıs’ın annelerinin cenazesinden sonra bizim Balçovalı Ali Kemal’le uzun uzadıya sohbet ettik. Onlarca yıl sonra yaptığımız ilk sohbetin konusu tabii ki arkadaşlar oldu. Bu durumda İzmir ve Esentepe’nin en önde simalarından olan Kadir Özdönmez’den bahsetmemek olmazdı. Benim de bildiğim ve bilemediğim birçok örnekle Kadir Özdönmez’in lider ve örgütleyici özelliklerini konuşmuştuk.
Kadir Özdönmez’le birçok ortak anımız olmuştu.
Bir keresinde İ.Gökhan Edge adına bir futbol turnuvası düzenlemiştik ki fikir babası Kadir abi diye biliyorum. Semt gençleriyle daha çok kaynaşmamızı sağlayacağını düşündüğümüz turnuvanın maçları Esentepe’de bir toprak sahada oynanacaktı.
Biz de Bahçelievler’den bir takımla turnuvaya katılmıştık. Bilen bilir, o dönemlerde Üçyol-Bahçeli futbolcu tarlası gibiydi. Oyuncularımızın hepsi de büyük takımların amatör ya da genç takımlarında oynamış gençlerdi. Yaptığımız çok ciddi görünümlü toplantılarda; “futbol olarak zaten örnek oluruz da aynı zamanda, devrimci ahlakımızla da örnek olmalıyız” diye sürekli açıklamalar yapmıştım.
Neyse maça çıktık. Karşımda bir genç var. Oynuyor değil, oynayamıyor. Ama top aramızda her kaldığında bana küfürler savuruyor. Ben de sahaların efendisiyim ya, takım kaptanıyım. Basıyor küfrü, ”Ananı….” Bir daha, ”Bacını …” Yetmedi tekrar, ”Ananı…” Eee boğazıma kadar geldi. Bıraktım devrimci ahlakı, efendiliği, fairplayi bir kenara, gırtlakladım ve aldım altıma. Yer misin? Yemez misin? Bir baktım bir kolumdan Cahit abi, diğerinden Kadir abi tutmuş bana engel olmaya çalışıyor. Bir ara Kadir abi, “Engin kendine gel. Yakışık alıyor mu?” dedi. Tutmuş Arnavut damarım, “Yakışıyor tabii. Maçın başından beri küfredip duruyor.” Ne desin? “ Abicim bak o lümpen, sen bakma ona” deyince daha da çok azıtmış ve bağıra çağıra “Başlatmayın lümpenliğinden. Madem öyle ben de lümpen olayım. Devrimciyiz diye anamızı sokakta mı bulduk” Milleti aldı bir gülme. Gülmek hakikatten bulaşıcıymış. Ben ve patakladığım genç bile gülerek kavgaya son verdik. Ne mi oldu? Tabii ben şiddet kullandığım ve devrimci ahlaka uymadığım için süresiz olarak turnuvadan atıldım. Atılmam sorun değil de takım arkadaşlarımın “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma.” Alaylarına maruz kalmam çok sıkıntı vericiydi. Sonraları, Kadir abiyle bu maçı ne zaman ansak çok gülerdik.
Yıllar sonra 12 Eylül karanlığı. Herkeste başına geleceklere karşı dışa vurmadığı, vuramadığı korkular. Bakmayın siz dillerdeki kahramanlık türkülerine. Büyük çoğunlukta korku dağları sarmış. Bunda daha önce işkence ile ilgili oluşturulan aşırı hassasiyetin de rolü var. Yakalanma sırası bekleyen neredeyse herkes yakalananların nasıl öttüğünü konuşarak kahramanlık türküleri söylüyor. Aslında yaptığı; kendi ötme ihtimaline mazeret yaratmaktan başka bir şey değil. Tam da Freud’un anlattığı projeksiyon savunma mekanizması.
Herkes 12 Eylül’ün zalimliğinden nasibini aldı. Kimi az kimi çok. Hiç hakkımız olmadığı halde hep yargıladık. Kimsede kimseyi yargılama hakkının olmadığını çok sonraları öğrendik. Bazı arkadaşlarımıza da çok zalimce davrandık. Hoyrat ve zalimce davranmak kendi kusurlarımızı örtecekmiş gibi.
Zafer hapisten yeni çıkmıştı. Konuşuyorduk,” İçerde arkadaşlarla aram açıldı.” Deyince hemen sordum, “Neden?” “Kadir’le konuşuyorum diye.””Ee sen de konuşmasaydın. Onunla ilgili düşünceleri biliyorsun. Bir tokat bile yemeden konuşmak, Onun gibi tecrübeli birine yakışır mı?” Süren konuşmalardan Kadir’in hapiste arkadaşları tarafından nasıl izole edildiğini anladım. Ne kadar zalimceydi. İşkenceden bile beter. “Ama olsun, kendi etti, kendi buldu.” Diyerek içimdeki zalimliği haklı çıkarmaya çalışmıştım.
Yıllar sonra Kemeraltı, Taşçılariçi’nde Yıldız Han. İkinci katında atölyemizin önünde çalışıyorum. Birisi geçti, sanki bizim Kadir abi. “O değildir. Ne işi var ki burada? Diye düşündüm ama, merdivenlerden inen O’ydu. Hemen kafamı çevirdim. Yan sokakta bulunan Şöhret Kolonyalarında pazarlamacı olarak çalışıyordu. Ve bizim hanın tuvaletini kullanıyordu. Bu nedenle her gün birkaç kez karşılaşıyorduk. Her seferinde benim başım ters tarafta. Ki, eskiden kendisini çok severdim. Tam iki yıl böyle geçti.
İki yıl sonra çay ocağında soluklanıyordum ki yanıma geldi, selam verdi. Almadım… “Tamam, selamımı alma, ama sana bir arkadaşın nerede olduğunu soracağım. ” Dedi her zamanki; sakin, anlayışlı ve kararlı tavrı ile. “Bilmiyorum. Hem nerede olduğundan sana ne?” Diyerek kestirip attım.
“O zaman sana anlatayım da en azından ben buradan geçerken düşman görmüş gibi davranma.”
Ve başladı anlatmaya. Birlikte yakalandıkları grubun içinde tecrübesiz olanlar bir bir çözülmeye başlayınca bütün olayı kendine bağlayarak sahiplenmiş ve soruşturmanın başka yerlere sıçramasını engellemiş. Öyle bir tokat hikayesi de tamamen palavraymış ve o grubun içinde en uzun direnenin kendisi olduğunu, bu konuda derdini kimseye anlatamadığını ve haksız yere suçlandığını anlattı. Bunlara en yakın tanık olan arkadaşı da bu nedenle aradığını söyledi.
Bu konuların beni hiç ilgilendirmediğini. Söyleyerek konuşmayı daha fazla uzatmadan bitirdim.
Yalnız kalınca kafamın içi başladı kaynamaya. Bir fırtına zihnimi yerden yere vuruyordu. Hak verme ve suçlama arasında gidip geliyordum. Bütün parçalar birleştiğinde haklı gibi görünüyordu. Ama… Ah ama, gözün kör olsun…
En sonunda fırtına dindi. Zihnim berraklaştı.
Hangi hakla başkaları hakkında ahkam kesme hakkını kendimizde buluyoruz. Bu zalimlik niye. Hepimiz günahıyla sevabıyla bir aydınlanmaya ortaklık ettik. Ateşi yedik, ışığı içtik. Gerçekte ne olduğunu kim bilebilirdi ki… Hem bilse neye yarar?
Ama eğer hapiste bir arkadaşımız izole edilip, dışlandıysa alınmadıysa…. Eyvah…
Ertesi gün. Hana gelmesini beklemeden işyerine gittim. Özür diledim. “Neden?” dedi. Sustum.
İşten ayrıldıktan sonra onu bir daha hiç görmedim.
Bugün de İzmir’de değilim, uğurlamaya gidemeyeceğim.
İçimdeki, zalim canavarla savaşımıma katkı sağlayan Kadir abiye selamlar…














