KOMŞU ZİYARETİ
Ali Özenç Çağlar
Adam 45, 50 yaşlarındaydı. El kol hareketleriyle gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Ancak o sıra yanımda oturan, konuk olduğumuz ev sahibinin oğlu Fırat ile sohbet ettiğim için, konunun başını kaçırmıştım. Bu arada söylemek isterim ki, Fırat da oldukça efendi ve iyi bir entelektüeldir; kendisiyle her konuda konuşup tartışabilirsiniz, keza annesi Zühre Hanım da öyledir. Görev yaptığı sürelerde Zühre öğretmeni Akhisar’da bu yanıyla tanımayan yoktur.
Az önce yukarıda fiziksel tarifini yapmaya çalıştığım konuşan genç de yabancı değildi. Emekli bayan öğretmenimizin yeğeni Gümrah idi o. Ayrıca bu aile ile komşuluğun dışında, başka bir bağ daha vardır aramızda. Örneğin Zühre Hanım’ın eşi Celal Yurtseven, aynı zamanda eşim Nesrin’in de öğretmeni oluyordu. Rahmetli yıllar önce çok genç yaşta vefat etmişti; yeğeni Gümrah ile de henüz bugün tanışmıştık… Gencin, beraberinde getirdiği on yaşlarındaki oğlu Kavim de vardı. İsimi gibi kendisi de değişik ve şirin mi şirin güzel gözlü bir oğlandı. Hemen karşımızdaki koltuğa yaslanmış, elinde akıllı telefon ile -büyük ihtimal- oyun oynuyordu. Bir süre oğlanın ismi üzerine sohbet ettik. Çünkü ilk defa ‘Kavim’ ismiyle karşılaşıyordum. Üstelik ‘Kavim’ mitolojik çağrışımları olan tarih öncesi yılları anlatır gibiydi bizlere. Eşim ve ben daha önce böyle bir ad duymamıştık.
Konuşan genç adam, geçen yıl köy ile kasaba arasındaki bir eve nasıl taşındıklarını, orada neler yaşadıklarını keyifle anlatırken, köy yaşamını ailecek çok sevdiklerini söylüyordu. Öyle, yeşil bir korunun, doğanın içindelermiş. Yerleştikleri evin de tek katlı, korunaklı oluşu kulağa bile hoş geliyordu. Hele önünde bahçesinin bulunması, girişin sol köşesinde kümesi, sağ orta tarafında yemiş ağacının yer alması görmeye değerdi doğrusu; ağacın altına iki keçi ve bir de koyunları koydukları çitten örme bölmeyi de etraflıca aktarıyordu adam. Yemlikleri, biçilmiş otları ve su kovalarını, ufak tefek sele – sepet, çapa, tırmık gibi bahçe edevatını yerleştirdikleri sundurmayı da ekliyordu tabi. Gümrah tam bir edebiyatçı edasıyla yürekten, içtenlikli bir şekilde yaşadıkları o yerleri betimlemekteydi bizlere.
Fakat dikkatimi çeken, tüm bunları aktarırken birçok da isimden bahsediyordu. Ne bileyim işte: Zahide’den, Telli Zarife’ den, Ölümsüz Co ve Ceyar’ dan, Geveze Basri’ den, Satı’dan, yine Kırmızı Fikriye, Yosma Cevriye’ den, onların yaptıklarından vs. O aktarırken, benim kafam da iyice karışmıştı. Kimlerdi bütün bunlar, bu kadar insan o küçücük bahçesi olan iki göz odada mı yaşıyorlardı? Soru üstüne soru yığılmıştı beynime. Arada bir sormaya niyetleniyorum, fakat tam ağzımı açacağım, genç adam hemen yeni bir olayı aktarmaya başlıyordu. Hafif duraklıyor, ben elimi kaldırıp söz isteyecekken genç yeniden ateşli bir biçimde kâh kahkaha atarak, kâh elleri ve yüzüyle taklitler yaparak bana bir şeyler sorma fırsatı vermeden konuşmasına devam ediyordu.
Zühre Hanımların evleri Akhisar’ın eski Cuma Pazarı caddesinde, yol üzerindeydi. Bazen eşimle sabahları ya da akşam yemekten sonra yazları yürüyüşe çıktığımızda, biz yoldan, onlar oğluyla içeriden karşılıklı sohbet ettiğimiz de olurdu.
Salonda, karşı koltukta oturan oğlu Kavim her ne kadar elindeki telefonla oyun oynuyor gibi görünse de arada bir babasına: “Baba şunu da anlat, baba bunu da anlat” diyerek adamı yönlendiriyordu. Bu çocuklar hep öyledir zaten. Siz onların orada oynadığını sanırsınız, ama onlar tüm konuşulanları papağan gibi hiçbir şey kaçırmadan alırlar. Eşim ve ben ağzımızı ve gözlerimizi açmış öylece Kavim’in babası Gümrah’ı dinliyorduk.
Kavim yeniden elindeki telefonunu yanına bırakarak oturduğu koltuktan doğrulup, iki elinin üzerine eğildi ve babasına gülümseyerek:
-Baba ne olursun şu Ölümsüz Co’nun hikâyesini de anlat! Hadi, hadi baba! Ama sonunda nasıl da kesip yemiştik. Orasını da unutma sakın ha!
Bizim gözlerimiz tekrar fal taşı gibi açıldı. Hanım heyecanla hemen araya girerek:
Ne, ne, adamı kesip yediniz mi yani? diye, seslendi. Yüzündeki renk kâğıt gibi bembeyaz olmuştu Nesrin’in. Odadakilerin hepsi de olayı bildikleri için, bizim bu olağanüstü tepkimize karşı bastılar kahkahayı. Ne yalan söyleyeyim. Ben bile şaşkın, öylece baka kalmıştım: “Yoksa biz bir yamyam aileyle karşı karşıya mıyız?” dedim, ama tabi içimden… Karşımızdakilerse haklı olarak hâlâ gülüyorlardı.
Genç adam bize doğru dönüp:
-Yok, canım ne adamı. “Ölümsüz Co” dediğimiz bizim huysuz yaşlı horozumuzdu, demez mi?
Meğer geldiğimizden beri bize hikâyelerini aktardığı ve şu yukarıda isimlerini sıraladıklarının hepsi de insan değil, tavuk ve evde besledikleri horozlarmış. Bu sefer boşluğa düşen biz olduk; derin bir soluk alarak oturduğumuz yere yaslanıp şu meşhur Ölümsüz Co’nun hikâyesini dinlemeye başladık:
-Peki neden bu hayvancağıza “Ölümsüz Co” adını taktınız, dedim merakla:
Adam yeniden soluklanarak sesine de bir ayar verip bıraktığı yerden devam etti:
-Şimdi bizim kümesteki bütün tavukların özel isimleri vardır; yani onları kişileştirmiştik. Örneğin Çilli Hayriye, Yosma Cevriye, Telli Zarife, Horozlardan, Geveze Basri, Ceyar ve şimdi sizlere hikâyesini anlatacağım da Ölümsüz Co.
-Baba bizim alaca keçinin adı neydi. Tamam, hatırladım: Hürrem Sultan. Nasılda kıvırta kıvırta gidişi vardı? Diğer erkek olanına da sakalından dolayı “Adülhamit” diyorduk galiba.
Genç adam yeniden öksürerek, söze bıraktığı yerden başladı:
“Co, bizim kümeste en yaşlı horozumuzdu. Tabi şimdi rahmetlik oldu.”
Oğlan yine karşıdaki koltukta hem telefonla oynuyor, hem de kurnaz kurnaz gülerek:
-Rahmetlik diyoruz, çünkü kesip mideye indirdik, amca, diyordu bana.
Babası tekrar kaldığı yerden devam etti:
“Biz Co’ya ölümsüz diyorduk, çünkü çok kazalar atlattı ve hepsinden de kıl payı kurtulmayı başardı. Bir keresinde bunu araba çiğnedi ve bir ayağı kırıldı. Ama o yaşamaya devam etti, ikincisinde bizim evin yakınlarında bir köpeğin ağzından zor kurtardık. Fakat köpeğin ağzında kanadının yarısı kaldı. Sora yarası azdı, kurtlandı; onu tutup veterinere götürdük. Co, oradan da sağ çıktı. En sonunda bir kedi ile kavgaya tutuştuğu sırada zavallının sağ gözü kör oldu ve şansı varmış ki tek gözle yaşamaya devam etti. Ama bu sırada iyice yaşlanmıştı; yem attığımızda sürünerek koşmaya çalışıyordu. Kanatlarını çırparak giderken çiçek saksılarını devirdiği de olurdu. Bazen karnını doyuruyor, bazen aç kalıyordu garibim. Baktık olmayacak, biz de kesip yedik. Yaşlı falandı ama eti de fena değildi yani,” dedi Gümrah.
-Zavallı Co. diyerek ben de üzüntümü belirttim.
-Allah rahmet eylesin, dedi yanı başımda oturan eşim.
Ancak isimlerini saydığı horozların arasında benim ilgimi çeken biri daha vardı; tabi o da Ceyar. Gümrah, Ölümsüz Co’nun hikâyesini bitirir bitirmez, ben hemen sordum.
-Peki, diğer horoza ‘Ceyar’ ismini niye koydunuz, dedim. Kavim ile babası başladılar gülmeye.
-Tıpkı filmdeki Ceyar gibi bizimki de çok çapkındı da ondan tabi. Hiç tavukların üzerinden inmiyordu deyyus, dedi Gümrah.
-Eh, bu vesile ile biz de bol bol yumurta yiyorduk tabi, dedi Kavim gülerek.
-Doğru, haklısın oğlum. Yumurtadan yana hiç sıkıntımız olmadı şükür.
-Ama bizi en çok uğraştıran Telli Zarife oldu değil mi baba! dedi bu kez karşıda oyun oynayan oğlan.
-Evet oğlum sorma. Bak onun da ilginç bir hikâyesi var.
-Lütfen anlatın, dedim ben.
Gümrah, kendisini dinleyenlerdeki ilgi karşısında haklı olarak, oturduğu koltuğun gerisine iyice yasladı. Bu anın keyfini çıkarmak istiyordu genç adam. Ama fazla da nazlanmadan başladı anlatmaya:
“Şimdi, bizim oğlanın dediği gibi, yumurta sıkıntımız hiç olmazdı. Fakat birinden yumurta alamıyorduk; tabi o da Telli Zarife idi. Kavim koca gün arkasından gezdiği halde, bir yumurtasını dahi ele geçiremiyorduk. Sonra bir ara bizim şıllık ortadan kayboldu. Akşamları kümese dahi gelmiyordu. Bizim karı da sinirlenerek Zarife için: “Bu artık iyice yoldan çıktı. Aha şuraya yazıyorum, bizim bu Telli vallahi kötü yola düştü. Dışarılarda kimlerle beraber oluyor bilemiyoruz ki? E, adı üzerinde “gezer tavuk” ne olacak” diyordu…
Kadın haklıydı aslında. Çünkü Telli her gün durmadan vuruyordu kendini ovalara ya da alt yapılaşmalardaki sokaklara. Bir yanıyla da yaban hayata dönüyor gibiydi sanki. Eh her taraf koruluk, meşe çalıları, gürgenler… Aslında börtü böcek olarak hem yiyecek hem de gizlenecek yer çoktu oralarda; onun için hiçbir sorun yoktu ki.
Aradan iki hafta geçince biz dedik ki: “bunu mutlaka tilkinin biri kaptı.” Fakat bir ay sonra bizim Telli Hanım, takmış arkasına on iki pilici çalımlı çalımlı: “gog gog gog” deyip gelmez mi? Evde hepimiz şaştık kaldık. Meğer o dışarıda kendine güzel bir yuva kurmuş, yumurtlayacağı zaman oraya gidiyormuş. Tabi sonra da kuluçkaya yatmış ve yaklaşık 21 gün sonra yavruları ile birlikte teşrif etti hanımefendi.”
Gerçekten bu olaya, dinleyenler olarak hanım ve ben de şaştık kaldık. Sırası gelince tavuk mavuk dersin ama o bile ev sahibi tarafından yumurtalarının sömürüldüğünü anlayınca hemen önlemini almış. Gerçekten çok ilginç bir olaydı… Biz Gümrah’ı dinlerken zamanın da nasıl geçtiğini anlamamıştık. Saat akşamın 18.00’i olmuştu. Ağırdan komşularımızdan müsaade isteyip kalktık. Ama çok güzel bir gün geçirmiştik.
Bugün de Zühre Hanımlara yaptığımız şu komşu ziyaretinde böylece ‘Telli Zarife’nin öyküsü damgasını vurmuş oldu. Biz de “bir daha yeniden görüşmek dileğiyle” deyip, oradan ayrıldık.
Şubat 2025/ Akhisar














