Kemeraltı Çalıştayı’nı geçen yazıda kısaca anlatmıştım.
Belki de İstanbul’daki Kapalıçarşı’dan sonra dünyanın en gizemli çarşılarından biri denebilir Kemeraltı için.
Daracık sokakları, şadırvanları, çok az da olsa hâlâ ayakta kalmayı başaran hanları, artık tarihe karışmasına ramak kalmış, buna karşın direnen demircilik, kalaycılık, nazar boncuğu yapımcılığı gibi zanaat atölyeleri, tarihi Osmanoğulları Beyliği’nden az sonrasına kadar giden camileri, Havra Sokağı etrafında kümelenmiş sinagogları, onlarca çeşidi içinde barındıran emtianın satıldığı dükkânlarıyla Kemeraltı kocaman, sihirli, şenlikli bir yerdir.

Bu şenlikli çarşıda, Tarık Dursun K. ve çok sevdiğim Hidayet Karakuş gibi iki büyük yazara eşlik etme şansını yakaladım.

Nerdeyse on yıl önceydi, Tarık Dursun’la yaşadığı yerlere gittik.
Pasaport’u, Kale’yi, Ali Reis Mahallesi’ni birlikte gezdik. Orada yazarın yaşadığı duygu yoğunluğuna ilk elden tanıklık ettim.
Sonra Tarık Dursun’un yaşadığı eve bir kez de Lütfü Dağtaş’la gittik, orada Tarık abinin onlarca fotoğrafını çektik.
Kemeraltı Çalıştayı esnasında ise bir büyük şair-yazarın, Hidayet Karakuş’un Kemeraltı ‘gezisi’ne katıldım.
Aslında ne güzel bir şans!
TARIK DURSUN K…
On yıl önce olmalıydı, Tarık Dursun’la İzmir gezisine çıktık.
Adı ‘İzmir gezisi’ ama esasında Tarık Dursun’un yaşadığı ya da kitaplarında geçen yerleri gezmiştik.
Yani turistik bir gezi olduğu söylenemezdi.
Pasaport’tan başladık.
Vakit öğleden sonraydı, denizin dalgaları kıyıyı dövüyordu.
Karşıdan bir vapur, denizi yara yara iskeleye yanaştı.
Oturduk denizin kıyısına, bir sigara istedi Tarık Bey.
Bir de çay söyledim, uzun uzun denizi seyredip anılara daldı.
Sanki biraz sonra ‘kopuk takımı’ndan Ziya Metin, Nedret Gürcan, Muhtar Kemal, Esat Balım, Tevfik Akdağ, Cengiz Tuncer çıkagelecek
Bu ‘takım’, Kemeraltı’ndan Ankara Palas’ı geçip Yasef’in Meyhanesi’ne yol alacaktı.
Ve “…Yasef’te on çeşit meze, bir karafaki rakı on liraydı.” dedikleri masada hem demlenecek hem de şiirden, edebiyattan dem vuracaklardı.
Bu takım çoğu zaman parasızdır, öyle durumlarda Cengiz Tuncer gelip onları kurtaracaktır.
Hey gidi günler!
Sonra Kadifekale’ye yol aldık.
Bayramyeri’nden dar sokaklara dalarak Kale’ye vardık.
İzmir ayaklarımızın altındaydı.
Taa uzaktan Karşıyaka, Bostanlı görünüyordu.
Tarık Dursun, bir sigara daha yaktı, gözleri hüzünle Körfez’e çevriliydi.
Epey bir oturduk, İzmir’i dakikalarca kez en yukardan seyretti.
Neler geçiyordu zihninden, bilemiyorum ama esmer yüzü sanki bir hüzün bulutuyla kaplıydı.
Bir şey soramıyor, aklımızdan geçenleri ona açamıyorduk.
Sonra Basmane’ye doğru yol aldık.
Hedefimiz bir süre yaşadığı, Ali Reis Mahallesi’ndeki evdi.
Dönertaş Sebili’ne yakın 945. Sokağın içinde, iki katlı, ön kısmında kocaman bir dut ağacının dallarıyla örttüğü bir evdi.
Yıllarca kullanılmadığı için artık yıkılmaya yüz tuttuğu belliydi.
Gene de cumbası duruyordu.
Ancak evin arka duvarı yıkılmıştı.
Koluna girdim Tarık Dursun’un, sokağın içine doğru yürüdük, evin önünde bir merdiven sahanlığı vardı.
Orada ellerini duvarın ve kapının her yerinde gezdirdi.
Başını yukarı kaldırdı cumbaya baktı, dut ağaçlarına göz attı.
Sonra yorgun bedenini merdiven sahanlığına bıraktı.
Baktım gözlerinden yaş akıyor.
Yanında bakıcısı da vardı, biz de göz yaşlarımızı tutamadık.
Gezimiz böylece hüzünlü bir biçimde sona erdi. Eve, Karşıyaka’ya döndük.

HİDAYET KARAKUŞ’ LA KEMERALTI
20 Mayıs günü de Kemeraltı Çalıştayı kapsamında benim çok sevdiğim başka bir yazar, şair Hidayet Karakuş vardı.
Karakuş, “Şeytan Minareleri”1 romanında roman kahramanı Beybaba’yı Kemeraltı’nda önemli mekânlara konuk ediyor, Beybaba buralarda “Binbir Gece Masalları”nda olduğu gibi öykülerini bir Meddah ustalığıyla anlatıyordu. Roman da bu kurguyla ilerliyordu.
Nasıl ki Şehrazat, “Binbir Gece Masalları”nda hükümdar başını vurmasın diye masalı bitirmez ertesi güne ertelerse, Beybaba da her gün Kemeraltı’nda bu öyküleri uç uca ekleyerek anlatıyordu.
Bu mekânlar; Kemeraltı girişindeki çınar ağacı, Meserret Hanı, Piyale Hanı, Arap Hanı, Hamza Rüstem Pasajı, Abacıoğlu Hanı ve 1636 tarihli Şadırvanaltı Camisi’ydi…
Peki, Beybaba’nın “Konuşmak insanı sağaltır, acısının derinlerdeki köklerini bir mıh gibi çeker çıkarır yüreğinin içinden…” dediği bu öyküler neden anlatılıyordu?
Başka bir deyişle bunca öyküyü anlattıran yara neydi?
Bu yara, 1993’te Sivas’ta yaşanan ve 37 canın yakıldığı yangının içindeki yaradır.
Beybaba bunları anlatarak belki de ‘yarasını’ iyileştirmeyi deniyordu.
Çünkü bu yangının tam da orta yerinde 1993’te şair Hidayet Karakuş da kalmış, onca acılara tanıklık etmişti.
İşte, “Şeytan Minareleri” romanı bu yaranın sanata dönüşmesi, roman olarak okurla buluşmasıdır.
Etkinlik de esas olarak bir romanda geçen mekânların kısaca gezilmesiydi.
Ancak bu gezide kılavuzluğu romanın yazarı Hidayet Karakuş’un üstlenmesi işin önemini artırıyordu.
Dolayısıyla o gün kendimi şanslı izleyicilerden saydım.
İki yazara eşlik etmek kime nasip olur ki!

1 Şeytan Minareleri, Hidayet Karakuş, roman, Cumhuriyet Kitapları, 2009, 335s., İstanbul (4. Basım: Bilgi Yayınevi, 2020)














