Yıl 1900. Ege’nin maviyle boyanmış yüzünde, rüzgarın yönü değişmişti.
Bir grup sünger avcısı, Girit’ten kuzeye, Antikythera Adası’nın sarp kıyılarına doğru ilerliyordu. Fırtına azgındı. Kaptan, tanrıların bile terk ettiği bu ıssız kayalığa sığınmaktan başka çare olmadığını söyledi.
Sığındılar.
Sabah olunca, deniz sakinleşti. Genç bir dalgıç, Elias Stadiatos, suyun altına indi. Dalgaların yuttuğu derinlikte, gözlerine inanamadı. Devasa mermer heykeller, kırık amforalar, paslı bronz kollar, gövdeler… Bir zamanlar Roma’ya ait görkemli bir gemi, şimdi Poseidon’un sessiz hazinesiydi.
Ama Elias’ın dikkatini başka bir şey çekti. Kırılmış bir sandığın içinde, yosunla kaplı, iç içe geçmiş dişli çarklar. Sanki doğa değil de, bir zanaatkar parmak izi bırakmıştı denizin dibine. Dalgıç, bunu yüzeye çıkardı. Ne olduğunu kimse anlayamadı.
Yıllar geçti. Parça, Atina Arkeoloji Müzesi’nin tozlu raflarında unutuldu. Ancak 1950’lerde bir bilim insanı, Derek de Solla Price, bronzun içindeki spiral düzeni fark etti. Röntgenle bakıldığında, iç içe geçmiş 30’dan fazla çark, şaşırtıcı bir düzenle zamanın içinde dans ediyordu.
Ve soru yavaşça şekillendi.
“2000 yıl önce bilgisayar mı kullanılıyordu?”
Bu bronz bilmece zamanla çözüldü.
Ay’ın evrelerini gösteriyordu.
Güneş tutulmalarını yıllar öncesinden hesaplıyordu.
Gezegenlerin konumlarını, antik çağ gökbilim anlayışına göre simüle ediyordu.
Hatta Olimpiyat oyunlarının tarihini bile içinde taşıyordu.
İlk bakışta bir çark, ama aslında zamanı ve gökyüzünü çözmeye çalışan bir zekânın sesiydi.
M.Ö. 2. yüzyılda, bir zanaatkar bu mekanizmayı tasarladı. Belki de Hipparkhos’un öğrencisiydi. Belki de Rodoslu bir saat ustasıydı. Bilmiyoruz.
Ama şunu biliyoruz. Bu bilgi orada kalmadı. Roma yandı, kütüphaneler sustu, dişliler unufak oldu ve dünya bu seviyeye bir daha bin yıl boyunca ulaşamadı.
Antikythera, bize şu soruyu bıraktı.
“İnsanlık ilerliyor mu gerçekten, yoksa döngüsel bir çark gibi aynı hataları tekrar mı ediyor?”
Bugün o dişli çarklar, Atina’da sessizce duruyor. Bir kopyası Londra’da .Ama onları gören herkes, göz ucuyla geçmişin bir satırını yakaladığını hissediyor.
Çünkü bu sadece bir alet değil.
Bir uygarlığın yıldızlara dokunma arzusu.
Ve zamanın içine sıkıştırılmış bir zekanın çığlığı.

***
ADALET
Suçsuzlukları baştan belliydi. Bir saatlik bile ceza gerektirmeyen bir eylem için, aylarca zindanlara hapsedildiler. Genç bedenler dört duvar arasında çürütüldü, hayalleri demir kapılara çarptı. Sonra bir gün, “Tahliye edildiniz” dendi. Sanki olanlar hiç yaşanmamış gibi.
Peki, özgürlüklerini gasp edenler, onları coplayanlar, susturmaya çalışanlar…
Şimdi kim verecek bu zulmün hesabını?
Zindanlar boşaldı belki ama o gençlerin içinden geçenler hala tutsak.

***
GÖRÜNEN KÖY…
Bir arkadaşım yazmış. Diyor ki;
“Cape Krio Otel’deydik. Yüksekten her yeri görme imkânımız oldu. Kumluk, Taşlık… Her yer şezlong ve masalarla dolmuş. Belediyemiz uğraşıyor. Bakalım nasıl başaracaklar?”
Dedim ki;
“Hala mı uğraşıyor? Bunun böyle olacağı aylar öncesinden belliydi. Bugüne kadar hiç mi tedbir alınmadı? Koca bir kış boşa mı geçti? Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz, neyle uğraşıyorlar?”
Sadece Kumluk, Taşlık değil, Betçe dahil daha sezon tam açılmadan tüm koylar istila altında.
Bence Datça Belediyesi‘nin bu konuda ne bir düşüncesi var, ne bir planı, ne de bir gayreti. Ne yapacaklarını bilmiyor gibiler. Ve görünen o ki, yine halkı işletmelere kurban edecekler.
Çünkü halkın sorunu, onların sorunu değil.
Büyük ihtimalle de “topu yine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na atar, tepkilerden sıyrılırız” diye düşünüyorlar.
Oysa çevre belediyelere bir baksalar, çok yerde yerel yönetimlerin bu konuda çoktan bazı tedbir aldığını görecekler.
Eğer yazdıklarım yanlışsa ve yanılıyorsam, bir sonraki meclis toplantısında, canlı yayında beni tekzip etsinler. Bu konuda şimdiye kadar hangi hazırlıkları yaptıklarını, halkın denize nasıl ücretsiz ulaşacağını kamuoyuna açıklasınlar.
Biz de elbet özür dilemesini ve alkışlamasını biliriz.

***
BEN DE YANDAŞ OLDUM,
ÇOK ŞÜKÜR!
Bir rüya gördüm. Gencim, saçlar dökülmemiş, sakallar beyazlaşmamış daha ve saray gazetecisi olmuşum.
Yani bağımsız ve tarafsız!
Sadece tek bir yerin ilkelerine bağlı; Saray protokolü.
“Yaz” diyorlar, yazıyorum.
“Yalama yap” diyorlar, ustalıkla parlatıyorum.
Kopyala-yapıştır zaten işin özü.
Haber mi? O da ne?
Soru sormak mı? O eskidendi. Şimdi ne soracağımı elime veriyorlar.
Editörlük? Allah korusun, düşünmek yasak. Benim yerime düşünüyorlar zaten.
Hayat mı? Ohh ne ala.
Ev mi lazım? Kamu bankaları düşük kredi için sıraya girmiş, “bir imzan yeter” diyor.
Yatırım mı? Haritada kupon arsa beğeniyorum, hemen tapusu geliyor.
Uçak mı? Saray uçağında business class yerim hazır, dünyayı geziyorum. Oteller, lüks odalar, yastığın altında iktidar akreditesi, minibar ücretsiz.
Öyle ya, itibardan tasarruf olur mu hiç.
Tatile mi çıkacağım? İktidar destekli turizm cennetleri beni bekliyor.
Kanal kanal dolaşıyorum. Her konunun bir bileniyim.
“Gereğini yap” diyorlar, seve seve yapıyorum.
Üstelik gazetecilikte dokunulmazım.
Yalan yazıyorum, serbestim.
İftira atıyorum, puanım artıyor.
Muhalefeti hedef gösteriyorum, kahraman oluyorum.
Ne polis, ne savcı kapıma uğramıyor.
Bu arada bazı gazeteciler hapse giriyor, ben ise sushi yerken tweet atıyorum: Basın özgürdür.
Sokağa çıkınca halktan utanıyorum ama sorun değil, güneş gözlüğüm büyük.
Ne güzel bir hayat değil mi?
Gel keyfim gel!
Ama az önce bir uyandım, kan ter içindeyim.
Çok şükür bir rüyaymış.
İnsan, vicdanıyla barışık olmadığı bir hayatta, en lüks yatakta bile huzurla uyuyamaz.
Platon’un mağarasından çıkmak zordur ama asıl utanç, zincirlerle gölgeleri izlemeye razı olmaktır.
Çünkü kalemin mürekkebi kuruduğunda, kalan tek şey imzandır. O imza neyin altına atıldı, ona bakılır.
Gördüklerim rüyaymış.
Çok şükür!

***
YENİ ANAYASA: SÜRÜM 13.0
Türkiye’de anayasalar artık telefon güncellemeleri gibi. Sıkıldıkça değişiyor, bozuldukça yamanıyor. 1982 model askeri üretim bu anayasa, bugüne dek 12 kez güncellendi. Toplamda 134 madde değişti ama hala çalıştığı pek söylenemez.
Şimdi iktidar yeniden sahnede. “Yeni anayasa şart!” diyor. Sanki eskisini de biz yazmışız gibi.
Her seferinde “bu son sürüm” diye sunuluyor ama demokrasi hala eski versiyonda. Güncellemeler hep “istikrar yaması” gibi pazarlanıyor ama nedense hep muhalefet çöküyor.
“Özgürlükler genişletildi” deniyor ama ekran karartmalar, tutuklu gazeteciler, kayyumlar silinmiyor.
Vatandaşa ise bir bildirim geliyor.
“Yeni Anayasa Güncellemesi Yüklensin mi?”
“Kabul et” dışında başka seçenek yok. Kabul etmezsen, sistem seni otomatik olarak “marjinal” klasörüne taşıyor.
İktidarın hayali ne peki?
Belki de öyle bir anayasa ki, içinde “kuvvetler ayrılığı” yerine “kuvvet bizde kaldı”, “haklar ve özgürlükler” yerine Adalet Bakanı’nın sürekli söylediğini yazsın.
“Türkiye bir hukuk devletidir.”
Adına da süslü bir şey konur. “Sivil anayasa”, “milli anayasa”, “yerli ve milli temel haklar paketi.”
Ama içeriği hep tanıdık.
“Yasa biziz.”
Gerçek bir anayasa mı istiyoruz?
O zaman önce bu halkın sadece sandıkta değil, anayasa masasında da yeri olmalı.
Yoksa biz yine sadece “kullanıcı sözleşmesini” tıklayıp geçeriz.
Ve her yeni sürümde bir özgürlüğümüz daha “çerez politikası” gibi kaybolur.
Zaten anayasayı değiştirmek için “Yetmez ama Evet” demek yeterli…
Hatta öyle bir irade var ki, mezardan bile kalkıp oy vermeye geliyorlar.
Çünkü bazı sistemler, yaşayanların yetmediği yerlerde ölülerden medet umar.















