Bir gün, şehrin o yorgun sokaklarından birinde, vitrinde güzel bir bisiklet gördüm.
Ne zaman onu görsem, içimde bir kıpırtı uyanırdı; alabilmek için bir ay çalışmam gerekiyordu.
Çalıştım. Akşamın tenhalığında terli ellerimle, küçük bir lokantada bulaşık yıkadım, sokak lambalarının altında yürüdüm, düşler kurdum.
Aylığım elime geçtiğinde, koştum bisikletçiye. Ama vitrinde fiyat artmıştı. Yetmiyordu artık bir ay. İki ay… İki aylık çalışmam lazımdı.
İki ay daha geçti. Sabahın erken saatlerinde, ekmek fırınının önünde diz çöktüm, ellerim unla kaplandı.
Topladım biriktirdiklerimi, götürdüm tekrar bisikletçiye. Ama vitrinde yine o bisiklet, yine yükselmiş fiyatıyla duruyordu.
Üç ay, üç ay lazımdı.
Her seferinde biraz daha uzaklaşıyordu hayalim, her seferinde biraz daha koyuyordu içine zam.
Ve bir gün, vitrinin yukarısında, taş duvarın kenarında, bir kedi belirdi.
Kedi, küçük bir kuşu kovalıyordu. Kuşun kanatları özgürlüğün nağmesini çalıyor, kedi ise sabrın ve umudun sessiz ağıdıydı.
O an düşündüm.
Acaba o bisikleti alabilmek için daha ne kadar zaman, kaç mevsim çalışacaktım?
Belki o gün vitrini kırıp bisikleti çalsaydım, ömrümü böylece çalmamış olacaktım.
Ama kedinin sabrını gördüm, kuşun uçuşunu izledim.
Bazen, vitrini taşlamak, ömrünü didinip heba etmekten daha iyidir diye geçirdim içimden.
Ama diğer yandan, o kedi gibi sabretmek, umut etmek de vardı.
İşte hayat, öyle bir şeydi:
Vitrini kırmak mı, sabırla beklemek mi?
Belki de cevap, her ikisinde de saklıydı…
(Yaşamın içinden öyküler)
İ.akan














