M.Ö. 6. yüzyıl… Güneşin bile doğmaktan ürktüğü bir sabah. Anadolu’nun ortasında, Kızılırmak kıyılarında, göğüs göğüse yedi yıldır çarpışan iki ordu vardı. Batıda Lidya Kralı Alyattes, doğuda Medlerin hükümdarı Kyaxares.
Bu savaşın adı yoktu, ama sebebi çoktu.
Sınırlar, ganimet, onur, güç, kehanetler…
Nehir kanla akarken, zaferin kimseye gülmediği bir dünya kurulmuştu. Tam da o gün, bir güneş tutulması yaşandı. Gökyüzü karardı. Güneş siyah bir gözbebeği gibi içe çekildi. Korku dalga dalga yayıldı.
Ordular dondu. Kılıçlar yere düştü. Herkes o karanlığın neye delalet ettiğini düşündü. Tanrılar mı öfkeliydi? Yoksa yeraltının çığlığı mı yükseliyordu?
Ve sonra, meydanın ortasına bir kara köpek çıktı. Yavaşça yürüdü. Durdu. Ve uzun uzun uludu.
Yalnızca bir hayvan sesi değildi bu. Askerler irkildi. Kimi ağlamaya başladı. Çünkü o uluma, ölülerin çığlığına benziyordu. Kimi, o köpeğin Hades’in habercisi olduğuna inandı. Kimi, “bu kadar ölüm yeter” dedi. Ve barış geldi. Tutulmanın karanlığı, bir köpeğin ulumasıyla çözülmüş, doğa galip gelmişti.
Bu olay tarihe geçti.
Bugün yine aynı coğrafyada, doğunun kavrulan topraklarında, İsrail ile İran birbirine füze fırlatıyor.
Nahariya’da sabah kahvaltısında bir aile yok oluyor. Tahran’da 24 yaşındaki bir şair toprağa düşüyor. Televizyonda görüntülere, sosyal medyadaki videolara kulak verin. Her füze sesinde, köpekler uluyor.
İran’da, İsrail’de, Lübnan’da… O ulumalar, artık sadece korkuyu değil, belki bir yalvarışı da anlatıyor.
Eskiden bir uluma savaşı durduruyordu. Şimdi binlercesi insanoğlunun suskunluğunu teşhir ediyor.
Tanrılar belki yine konuşuyor. Belki yine doğa mesaj veriyor. Ama biz duymayı unuttuk.
Gökten düşen füzeler, Tanrı değil.
Ama göğe yükselen çocuklar, insanlığın mezar taşı.














