Bundan tam yirmi iki yıl önce, o küçük terzihanemin kapısından içeri bir arkadaşınızla girmiştiniz.
Elinizde bir defter, Almanca-Türkçe sözlük ve bir avuç kelime vardı.
Benimse elimde sadece bir makas ve suskun bir dil…
İçimde anlatmak istediğim ne çok şey vardı, ama hiçbirine söz bulamıyordum.
Siz bu sessizliğe dokundunuz.
Her hafta iki saat geldiniz.
Zaman ayırdınız, sabır gösterdiniz, tekrar ettiniz, gülümsediniz, yüreklendirdiniz.
Sizin öğrettiğiniz her kelime, benim için yeni bir ilmekti.
Cümle kurabildikçe kendimi sevmeye başladım
Soru sordukça cesaretlendim.
Cevap verdikçe bu kente adım attım, insanların arasına karıştım.
Bugün işlerimi kendim yürütüyorsam, müşterilerimle kendi başıma konuşabiliyorsam, resmi dairelere yalnız gidebiliyorsam…
Bunda sizin büyük payınız var.
Sessizce, karşılıksızca, içtenlikle bir şey verdiniz bana: güven.
Sizin o günlerde ne hissettiğinizi, neden böyle bir şeye zaman ayırdığınızı tam olarak bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
İnsan olmak bazen bir ilmek atmaktır.
Kopmuş bir hayatın ucuna sessizce ipliği geçirip desenli bir kumaş yarattınız…
Siz bana yalnızca dil öğretmediniz.
Hayatta yerimi bulmam için bir yol açtınız.
Ve o yolun taşları sizin sabrınızla döşendi.

Gözyaşlarının Rengi Yoktur…
İki saatlik öğle molasında yine sizinle Almanca sohbet ediyorduk.
Söz, Almanya’nın karanlık geçmişine geldi: Hitler dönemi…
Önce usulca gülümsediniz:
“Ben o zaman ilkokuldaydım. Hitler bize bir kahraman gibi anlatılırdı. Hepimiz öyle sanırdık. Gerçeği ancak yirmi yaşından sonra öğrendim,” dediniz.
Sesinde hayret vardı.
Biraz utanç, biraz da hüzün…
Size Steinwache Müzesi’nden bahsettim.
1900’lerin başında bir polis karakoluydu ama Nazi döneminde büyük bir işkence merkezine dönüşmüştü.
Demokratlar Sosyalistler, Yahudiler, sendikacılar… “Batı Almanyanın Cehenneminde sistemli olarak yok edilmişlerdi.
“60 yıldır Dortmund’dayım ama bu müzeye hiç gitmedim, Cesaret edemedim. Acılarla yüzleşmekten kaçtım. Bana vakit ayırıp müzeye götürürsen, görmek isterim.”
Steinwache: Sessizliğin Yankısı
Bir pazar günü birlikte yola çıktık.
Arabayı Dortmund otogarının arka tarafına park ettim.
Yaklaştıkça biraz sessizleştiniz.
“Bir göçmen arkadaşın rehberliğinde Steinwache müzesine geleceğim ülkemin gerçek rahi ile yüzleşeceğim aklıma gelmezdi,” dediniz.
Alt kattaki salonlarda işkence aletleri vardı.
Zincirler, kırbaçlar…
Auschwitz kampının maket planı…
Cam vitrinlerde susturulmuş hayatların eşyaları:
Tarak, yüzük, kolye, çakmak, küpe saat…
Eşyalar suskundu ama hafıza capcanlıydı.
İkinci katta sosyal demokratların direnişini anlatanmataryallar, yasak kitaplar, bildiriler…
Üçüncü katta,
Yazarlar, şairler, ressamların sendikacıların kaldığı hücreler vardı.
Bertolt Brecht gibi tanıdık isimlerin adları duvarlarda.
Hepsi size tanıdıktı.
Bana, zulme uğrayan insanların hayat hikayesini basit Almancacümlelerle anlattınız.
Bir an durdunuz. Rengin değişti.
“Terzi… bana bir sandalye bul. Nefesim kesiliyor,” dediniz.
Oturduğunuzda ellerinizi dizlerinize koydunuz.
Bir süre öylece kaldınız.
Hiçbir şeye bakmıyordunuz.
Sadece geçmişin sessizliğinde dolaşıyor gibiydiniz.
Yüzleşme ve Teşekkür
Müzeden çıkarken danışmaya uğradınız.
Görevliye dönüp şöyle dediniz:
“Bugün ilk kez geldim buraya.
Kendi ülkemin karanlığına ilk kez bu kadar yaklaştım.
Hitler hakkında bilmediğim çok şey varmış.
Bu gerçeklerle beni tanıştırdığı için terziye teşekkür ediyorum” dediğinizde görevli şaşırmıştı.
Eve dönerken arabadaki sessizlikte şöyle dediniz:
“Biliyor musun… gözlerin rengi önemli değil.
Gözyaşları hep aynı.”
Bugün geriye doğru film sarıldığında: O bana dili öğretti.
Ben ona tarihi.
O bana aitlik duygusunu verdi. Ben ona yüzleşmeyi.

….
Ve bugün, ben. Altemarkt Meydanı’nda bir masada oturup gökyüzüne bakıyorum. Dolunay…
Ve aklımda bir kadın canlandı: Marianne.
Altı ay önce, geride yirmi yıllık dostluğu bırakıp sessizce göçüp gittiniz bu dünyadan.
Sizi ilk gördüğümde yaşlıydınız ama zihniniz ışıl ışıldı.
Terzihaneye bir arkadaşınızla geldiniz, elinizde fermuarı bozulmuş bir ceket vardı.
O gün tek kelime edememiştim.
Ama bir hafta sonra geldiğinizde şöyle dediniz:
“İstersen sana Almanca öğretebilirim.”Bir yıldan fazla, her Salı geldiniz.
Bir bilge, bir öğretmen, bir sanatsever…
Benim için bir anne gibi oldunuz.
Bizi tiyatroya ilk siz götürdünüz sevgili Marianne.
Mozart’ın “Sihirli Flüt” operasında ışıklar sönüp müzik başladığında kulağıma eğildiniz:
“Müzik, kelimelerin yetişemediği yeri onarır.”
Almanca öğrettiğiniz kadar Almanya’nın kültürünü de sevdirdiniz:
Tiyatroyla, müzikle, edebiyatla…

Dolunayı çok severdiniz. Tek isteğin onun doğuşunu izlemekti.
Yaz akşamları sizi arabayla alıp Dortmund’un yüksek tepelerine eşimle birlikte götürürdük. Bir gün size: “Neden bu kadar ısrarla dolunayı görmek istiyorsun?”
“Dolunay bana insanların rengi, dili ve milleti kim olursa olsun herkesin aynı olduğunu hatırlatıyor…”
dediniz.
Gökyüzünün yavaş yavaş kararıp, ufuk cizgisinin mora sonra diğer renklere döndüğü anda
eşimle susar senin dolunayla yaptığın dansı izlerdik.Ona bakarken mırıldanırdınız:
“Mond, so still und rund,
Halt meine Seele gesund.”
(Ay, ne kadar sessiz ve yuvarlak,
Ruhumu iyileştir, bana bırak.)
İki yıl önce Dortmund’dan ayrıldınız, başka bir şehre, yaşlılar yurduna taşındınız. Bizden bir parçanın kopuk gittini…Sonra telefon görüşmeleri başladı aramızda.
Son aylarda artık telefonlara çıkmaz olmuştunuz.
Çıksanız da adımızı ve sesimizi tanımıyordunuz. Buna rağmen aramaya devam ederdik.
Çünkü bilirim: Hafıza susar ama sevgi kalır.
Bir gün eşim, oğlunuzla telefonda konuştu.
Vefat ettiğinizi öğrendik…

O an makas kumaşı kesmez oldu.
İğne ilmek atmaz oldu…Bugün ben Almanca konuşabiliyorsam, bu kente, bu ülkeye kendimi ait hissediyorsam:
bu ilmeği siz attınız. Bu kumaşın örülmesinde sizin emeğiniz var.
İyi ki dokundunuz bize. Yoksa ayrımcılığın ve ırçı söylemlerin yoğunluğunda son dönemde nasıl nefes alabilirdik. İyi ki sizler gibi insanları tanımışız.
Sizi asla unutmayacağız.
12 Temmuz 2025 – Dortmund
Asaf Demirhan














