Adam yavaşça doğruldu açık hava otelindeki tahta yatağından.
Yani parkın köşesindeki, güneşin bu saatlerde tam da yüzüne vurduğu o eski banka uzanmıştı gece.
Mecburi bir uyanıştı bu onun için.
Göz kapaklarını kaldırmadan önce, sırtını kıvırarak bir iki kez gerindi.
Geceden kalma serinlik, sanki bedenine ince bir kat gibi sinmişti.
Vücudu kaskatıydı, eklemleri birbirine geçmiş gibiydi.
Birden kasıklarında müthiş bir baskı hissetti.
Akşamdan içtiği şarapların etkisindendi muhtemelen.
Kendi kendine söylendi:
“Yine tutmuş lan bu, kalk kalk kalk…”
Yavaşça doğrulup banktan indi.
Ayakkabılarının tabanına yapışmış toprakları sürüyerek karşıdaki çalılıklara doğru yürüdü.
Orası, sabah sabah görülecek en uygun yerdi.
Kimseye görünmeden işini halletti.
Bir elini ağaca dayadı, ötekiyle pantolonunu düzeltti.
Boşaldığı anda içinden bir nefesle birlikte bir yük de çıktı sanki.
Rahatladı.
Dönmeden önce cebini yokladı.
Akşamdan kalma, yarısı bayatlamış bir simit parçası vardı orada.
“Dünden bugüne taşıdığım tek şey bu galiba,” diye geçirdi içinden.
Parkın taşlı yoluna dönerken güneş artık iyice yükselmişti.
Kuş sesleri, yaprak hışırtısına karışıyordu.
Uzaklardan gelen egzoz sesiyle birlikte şehir uyanmaya başlamıştı.
Toz, duman, kahve kokusu birbirine karışıyor,
sokak lambaları birer birer susuyordu.
Kendi kendine mırıldandı:
“Şu konteynerlerden birinden biraz yiyecek çıkar,
şanslıysam üç beş teneke bulurum,
akşama şarap da tamam olur.
Biraz deniz havası,
bilemedin bir sigara,
fazla değil be Hayri…
bir akşam için yaşamak yeter…”
Sokağın başındaki ilk konteynere yürüdü.
Sarı boyalı bir apartmanın önündeydi.
Kapağını yavaşça kaldırdı.
İçeride buruşturulmuş karton kutular, yoğurt kapları, plastik şişeler.
Ve bir köşede sıkıştırılmış kitaplar.
Üstleri hafif ıslanmış ama hâlâ sağlam duruyorlardı.
Kalın, sert kapaklı.
Biri Dostoyevski, biri Camus, diğeri Sefiller’den bir cilt.
Hayri’nin gözleri parladı.
Birini aldı, ötekileri de hemen yanına çekti.
Sanki çöpten değil de bir antikacıdan çıkarmış gibiydi.
Sayfalarını açtı, sayfa aralarındaki eski kokuyu içine çekti.
Parmaklarını satırlarda gezdirdi.
Bir pasaj dikkatini çekti.
Altı kırmızı kalemle çizilmişti:
“İnsan bazen, acıya bile tutunarak ayakta kalır.”
Bir anda dondu.
Gözlerini kapattı, başını hafifçe salladı.
Mırıldandı:
“Her zaman karın doymayacak ya…
biraz da ruhum doysun be…”
Kitapları gömleğinin içine sakladı.
Sanki birileri gelip elinden alacakmış gibi sıkıca bastırdı göğsüne.
Bir hazine bulmuş gibi…
Kokusu, ağırlığı, kelimeleri…
Hayri, birkaç saniyeliğine insan olduğunu hissetti.
Tam orada, çöplerin dibinde.
Tam arkasını dönecekti ki, konteynerin dibinden bir ses geldi.
Cılız, kırık bir miyavlama.
Çok tanıdık bir ses.
Sanki sokakta yaşayan herkesin iç sesiydi bu.
Hayri eğildi.
Kartonların arkasında, kirli, ıslanmış bir kedi yavrusu.
Tüyleri karışmış, kuyruğu bir ip gibi incecik sarkıyor.
Yanında yarısı yenmiş bir salçalı poğaça.
Hayri diz çöktü.
Kedi gözlerini dikti ona.
Kaçmıyordu.
Korkmuyordu.
Sadece oradaydı.
Yorgun bir kabullenişle.
O da çöp gibi.
Tıpkı Hayri gibi.
Cebinden o bayat simit parçasını çıkardı.
Ufalamadan önce bir süre baktı elindekine.
“Ne verebilirim sana ha?” dedi.
“Benim payıma düşen buysa,
seninki nedir kim bilir?…”
Ufalanmış simidi yavaşça önüne bıraktı.
Kedi yaklaşmadı.
Başını yana eğdi sadece.
Hayri ayağa kalktı.
Eline aldığı kitaplara baktı.
Sonra kediye.
Sonra tekrar kitaplara.
Bir iç ses duydu, kendisi bile şaşırdı:
“Ben kendime bile bakamıyorum,
bir de sana mı sahip çıkayım be ufaklık?”
Ama olduğu yere çökmedi.
Kendini toplamaya çalıştı.
Bankın kenarına oturdu.
Kitapları usulca yanına koydu.
Bir sigara sardı.
Cebinde bir kibrit vardı.
Çaktı.
İlk nefesi ciğerlerinde büyüttü.
Göz ucuyla kediye baktı.
Hâlâ oradaydı.
Bir adım bile atmadan.
“Bugün de hayattayız,” dedi,
“ama bu sefer yalnız değiliz galiba…”
.
İ. Akan














