OLAMADI, HEDİYE ETTİK
Yarı final maçında Japonya’nın Türk çalıştırıcısını izledik. Adam kendini yerden yere attı maç boyu, adeta oyunun içindeydi. Tepkileri, motivasyonu takımına yansıdı. Türk takımına karşı bir Türk olarak mücadele etti.
Final maçında Türkiye’nin İtalyan çalıştırıcısını izledik. 4 numara tercihleri hep hatalı oldu. Ebrar, İlkim, Hande yanlış zamanlarda, yanlış oynadı. Ebrar maç boyu yorgun, İlkim ilk hücumda bloklanınca ürkek, Hande oynadığı süre etkisizdi. 4 numarasız kazanmak öyle zorki. Motivasyon eksikliğini takımına yansıtan bir çalıştırıcı izledik. İtalyan takımına karşı vatandaşı olarak vasat ve isteksizdi.
Ağağımıza gelen büyük başarıyı kaçırdık. Eğip bükmeden söylemeli, Santarelli kaybettirdi bu önemli maçı.
Yine de Türk kadınının dünya şampiyonluğu için final oynaması gurur verici. Teşekkürler kızlarımız.
…
BACK TO SCHOOL
( OKULA DÖNÜŞ)
Pek de afili oluyor böyle İngilizce yazınca. Tüm Avm lerde, marketlerde, mağazalarda hemen aynı yazıyı görüyoruz. “ Bek tu sukuull” Vay be, amma havalı geliyor kulağa. Okullar açılıyor, binbir dert arasına bir tanesi daha ekleniyor diyemiyoruz da, işte böyle yarı anlaşılır, yarı anlaşılmaz laflarla gerçek sorunları gün yüzüne çıkmaktan biraz olsun uzaklaştırıyoruz.
Pazartesi okulla açılıyor. Evet “Bek tu skuull” ama çözümsüz çileleriyle. Atanmayan öğretmenleriyle, onlar da umudu kesmiş olacaklar ki; il ve ilçe tarım müdürlüklerinde, ziraat odalarında, spor kulüplerinde, emniyet teşkilatı trafik şubelerinde, üç harfli marketlerde, hatta sanayi sitelerinde, fabrikalarda çalışmak zorundalar.
Çalışan öğretmenler kendi aralarında statü farkı yaratacak şekilde uzman öğretmen, başöğretmen gibi unvanlarla ayrıştırılmış. Ek ders, eğitim ödeneği yardımına muhtaçlar. Köy okullarında bir değişiklik yok, birçoğu kapalı. Taşımalı sisteme devam ediliyor. Çocuklar sefertası gibi oradan oraya çalkalanıyor gün boyu. Beslenmeleri yetersiz, giysileri mevsimlik, titriyorlar soğuktan, açlıktan. Köylerde Türk Bayrağı çekilmiyor göndere, çocuklar yok, istiklal marşı yok dağlarda yankılanan .
Ders kitapları bilim, fen, teknolojinin gereği olarak çoklu sistemden elenerek gelmemiş. Talim ve terbiye kurulu konusunda ne kadar yeterli bilinmiyor? Kimse sorgulamıyor.
Üç harfli marketler hemen pozisyon almış, on ay boyunca sezonun gelmesini bekleyen, pırıl pırıl dükkanlarıyla, çocuklarımızın gerçek arkadaşları kırtasiye ve kitapçılarımız karşısında. Aslında hiç de ucuz değiller. Esnafımız zor günler geçiriyor, kimse onların yanında, yakınında değil. Ne esnaf kefalet, ne bankalar, dokunan yanar zaten.
Çocukların beslenme çantaları boş, mataralarında sudan başka bir şey arama. Veliler çıkmazda, biricik evlatlarına yetememekten yerin dibine geçiyorlar. Oysa ne suçları var. Anayasa teminat altına almış çocuklarımızı, amma velakin…. Yiyecek olarak kantinde paran varsa tost, sınavda çözebilirsen de test var. Okullarda ödenek olarak kömür dışında birşey yok. Temizliği veliler imece ile yapıyor. Çoğu okul ve sınıfta hizmetli yok, suları akmayan okul var, her şey karadüzen gidiyor. Aslında gidemiyor, yolda kaldık, üstelik eğitimde sınıfta kaldık.
Şehirlerde 15-25 arası olması gereken başarı odaklı sınıflar, 50-70 kişiye kadar çıkıyor. Öğretmenin sesi bile duyulmuyor sınıfın karmaşasından, kalabalığından. Yine yıl sonu 0 puan alan binler, iş bulamayan, atamayan yüzbinler mezun olacak. Bu döngü son bulmalı. Başarıya odaklanmalı.
Ne söylediği rivayet edilirdi, bir zamanın Milli Eğitim Bakanının; “Şu öğrenciler de olmasa hiç sorun olmayacak”. Adam baştan çözmüş konuyu.
“Bek tu sukuull” falan ne gerek var. “Saldım çayıra mevlam kayıra”














