Anaya, babaya varlığı ve gülücüklerinden başka bir hediyesi olmayan bebek, sıkıca sarmalandığı minik bacakları özgür olmasa da kundağında, havayı güvenle soludu baba ocağında; ana kucağında… İki eli ateşte olsa onu unutmayacağını, her an yanında biteceğini bilirdi şımarmasına öyle çok izin vermediği annesinin…
.
Nereden bilebilirdi… Bedenini sımsıcak saran kundağında bezlerin buz gibi soğuyacağını, annesinin bir gün gelmeyeceğini?
.
Üzerine çevrili silahı taşıyan koca gövdeden kendisine bir şahinin güvercine baktığı gibi bakan gözlere, yüzünün yalvaran gülücüklerle bakacağını nereden bilebilirdi?
.
Nereden bilebilirdi… Bu gülücüklere aldırmadan, zehirli ağzını açan ve sürünerek gelen bir engerek yılanının “annemi istiyorum” bile diyemeyecek kadar bir küçük bedeni sokacağını…
.
Nereden bilebilirdi…
.
O koca gövdeler, bir tutam ot bile yemeden kurban edilen kuzuların kanıyla beslendiler…
.
Dünya, hüzünler kundağında şiirsiz büyüyen çocuklarıyla; dönme dolaplarıyla, dörtnala atlarıyla dönüyordu… Dönüyordu otuyla, ağacıyla; suyu, havasıyla…
.
Dönerken bebelerin gözünden çalınıp zindanlara götürülen ışık dünyadan geri alınmalıydı. Sen vardın çünkü…
.
Çünkü ışığı saklandığı zindandan çıkarma zamanıydı şimdi…
.
Onun için açarken karanfiller
Neden solmuştu
Ellerine almadan daha…
Afacan değildiler
Yıldızlara tırmanan
Komşu çocuğu gibi,
Kendisi kadar sessiz ve sefil
Ve ilgisizdiler
Güneşli bir sabaha…
.
Bahçelerde
Bin bir rengin ahengiyle açardı
Boy boy, sıra sıra
Bir şiirin mısraları çiçekler.
Şimdi çöl rüzgârında
Mecnun saçı kadar darmadağın
Şaşkın ve gafildiler…
.
Bir dize olmadan daha
Vebali çöl rüzgârının boynunda,
Çalındı çiçekler topraklarından
Şiirsiz büyüdü çocuklar
Hüzünlerin koynunda…
.
Osman Aktaş/ Sensiz Yalnızdılar /2010














