Doğa yürüyüşleri yaşamının vazgeçilmezi olmuştu. Her pazar, yağmur yağışı, kar fırtınası buna engel değildi.
Koza Dağcılık Kulübü faaliyetleri pazar günleri doğa yürüyüşlerinden ibaret değildi. Yaşamın her alanında var olmaya çalışıyor, yürüyüşlerdeki sohbetlerde ve paylaşımlarda koro, tiyatro, kitap okuma, yazarlık atölyesi, fotoğraf kursları, kültür turları, tırmanma eğitimleri gibi faaliyetler yapıldığını öğreniyordu.
Doğa kamplarını duyar duymaz, yürüyüşlerde kamp hikayelerini anlatanları ilgiyle izliyordu. Kamp grupları, önceki yıllarda gidenlerden oluşuyor, önceki katılımcıların gitmesi tercih ediliyordu.
Antik devletlerin kültür yolları rota olarak seçiliyordu. Bu yolları bir seferde bitirmek mümkün değildi; bir sonraki kampta yolun devamı yürünüyordu. Kamp programları açıklandığında, Karia Kampı, Likya Kampı, İğneada Kampı gibi seçenekler vardı. Karia ve Likya kamplarına kayıt yaptırdı; Likya’da yedek üye olarak yer buldu. İlk olarak Karia Kampı planlanmıştı. Daha önce katılanlardan neler gerektiğini öğrenmeye çalıştı. Çadır ve uyku tulumu, kampa katılabilmenin ön koşulu gibiydi. Aylar geçti, sayılı günler çabuk bitti. Kamp tarihi yaklaştıkça program ve katılımcı sayısı netleşti. Whatsapp grubu kuruldu. Artık bir aile olmuşlardı; kamp boyunca birlikte olacağı arkadaşlar belli olmuştu. Heyecan doruktaydı, son hazırlıklarını yaptı. Yazılan talimatlara uygun olarak, gerekli eşyaların olduğu sırt çantası, çadır ve uyku tulumunun birlikte sarıldığı paketi hazırladı. Gereksiz hiçbir yük almadı. Otuz dört kişilik kamp grubundan Nihat’ın motorla önceden gittiğini öğrendiler. Nihat, “Çadırımı kurdum, buraya yerleştim. Hava 21°C, gece kampa iki tane Karaca geldi. Kuş sesleri ve horoz ötüşleri içerisinde uyuyorum,” diye yazınca sevinçleri katlandı.

22 Nisan 2026 günü otobüs, kent meydanından hareket edecek. İzmir yolu üzerinde önceden belirlenen duraklardan katılımcıları alacaktı. Otobüse binmek için Nilüfer metro istasyonunu seçmişti. Buluşma saatinden önce varmış olsa da, otobüs kent meydanından erken hareket etmişti. En kalabalık grup buradan biniyordu. Otobüsün önü, paket tarlasına dönmüştü. Yolculuk başlamadan kaptan, havlu atmıştı. Bu kadar eşya nereye sığacaktı? Herkes bir an önce çantasını yerleştirip oturmak istiyordu. Ersin ve Metin’in sabırlı çabaları sonucu bütün paketler otobüsün içindeydi. Orta kapının önü, kapı açılmayacak kadar paketle örülmüştü. Arka koltukların boş kalan kısımları istif edildi. Duvarcı ustasının bilgisiyle, çanta ve paketler sınandı. Yine de koridora taşan eşyalardan inerken ve binerken yüksek atlama becerileri öğrendiler. Üstüne daha alacakları arkadaşları vardı. Bu düzenleme, Karacabey’de binen son katılımcı ile son buldu. Yolculuk uzundu. Gece, diğer güne dönerken birçok kişi uyuyakalmıştı. Uyuyanların değişik melodileriyle gece devam etti. Bazı arkadaşların kükreme sesleri, diğerlerini gölgede bıraktı. Ön koltukta oturan arkadaşların, kaptana eşlik etmek için uykudan feragat etmeleri takdire şayandı. Uzun yolculukta tek şoför risk oluştuyordu; bu nedenle sık sık mola verildi. Otobüs, İzmir-Aydın otoyoluna girdiğinde sabah olmuştu. Yanlarında getirdikleri yiyecekleri atıştırdılar. Otobanda Söke kavşağından çıktılar. Tarlalardan, köylerden geçerek Kaya Köyü’ne ulaştılar. Eşyalar otobüste kalacak; sadece yürüyüşte lazım olacak su, yiyecek gibi eşyalar sırt çantasında olacaktı. Otobüs, yolcularını Söke Kaya Köyü’nde bırakarak, Milas Kapıkırı Köyü’ndeki kamp alanına devam etti. Saat sekiz buçuk civarında yürüyüş başladı. Köyü çıktıktan sonra, dağlara girmek için ağaç kapılarla karşılaştılar. Bu kapılar, ip ile kilitlenmişti. İpi çözüp içeri giriyorlar, en arkadaki tekrar kapatıp ipi bağlıyorlardı. Bunlardan yaklaşık on civarında vardı. Neredeyse iki kilometrede bir kapı bulunuyordu. Çıkışta da aynı kapılar vardı. Hayvanlar otlarken rastladılar; her taraf kayalardan doğal duvar olmuştu. Çıkış yerlerine kapı yaparak hayvanların buralarda kalması sağlanmıştı. Çoban kullanmadan, mal ve davar otlatmayı başarmışlar. Kaya Köyü’nden, Kral Yolu olarak bilinen Karia Kültür Yolu rotasının ilk gününü kapıları açıp geçtiler. Akşam, çökmeden Bafa Gölü kıyısında Kapıkırı Köyü’ne ve kamp alanına ulaştılar. Burası, bir zamanlar Herakleia Antik Kenti’nin limanıymış. Zamanla, Büyük Menderes Nehri’nin getirdiği alüvyonlar denizle bağlantısını kesmiş. Bafa Gölü böyle olsa da, denizle ilişkisi tamamen kopmamış. Hem tatlı hem de tuzlu suya sahip göllerden biri. Bafa Gölü’nde deniz balıkları var; yılan balığı en gözde olanı. İnanılmaz hikayeleriyle bilinir; Meksika’da yumurtlayıp, üç yıllık yolculukla Bafa Gölü’ne gelirler. Gölün gün batımında kızıl manzarası, seyredenlere farklı bir güzellik sunar. Sekiz bin yıllık kaya resimleri, meraklılarını bekliyor. Göl uzun zaman, bir kişiye aitmiş. Milletvekili İsmail Rüştü Aksal, gölün sahibi olarak çevre köylülerinin kullanımına izin vermemiş. Ta ki, Fransa’da başlayan 68 gençlik eylemleri Türkiye’ye uzanana kadar.68 gençlik eylemleri, İstanbul’da üniversite işgalleri, boykotlar ve direnişlerle başlamış. Amerikan askerlerinin denize atılması en çok hatıralarda kalan olaylar olmuş. Kısa sürede anti-Amerikancı bu eylemler bütün Anadolu’ya yayılmış. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Bafa Gölü’ne gelmişler; gölün sahibi ağaya karşı köylüleri örgütlemişler. Köylüler, Bafa Gölü’nde balıkçılık yapmaya başlamışlar. Aynı şekilde, Söke ve çevresinde topraksız köylüler, ağaların topraklarını işgal etmişler. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadele alanı olarak seçtiği bu bölgede kamp yaparken, güneşi zapt etmeye çıkan, koca yürekli gençleri unutmamak gerek; onlara selam olsun.
“Dövüşeceğim…Benim, bizim, onların değil…Senin mukaddes karnın, Doyana kadar çocuk.”— Nazım Hikmet
Gece olmadan, çadırlar mantar ormanına dönmüştü. Bir tarafta Ankaralı dağcılar vardı; ahır onların devamıydı. İki katlı evin diğer yanında, Koza Dağcılık Grubu yerleşti. Binanın alt katı, ailenin oturduğu ev olmalıydı. Bir merdivenle üst kata çıkılıyor. Üstü kapalı, yanlar açık. Cam ve çerçeve yok. Sıra sıra masalar dizili. Bir köşede dört adet buzdolabı çalışır vaziyetteydi. Merdivene açılan pencereden, yemekler tepsilerle üst kata, masalara servis ediliyordu. Akşam yemeğinde kuru fasulye, pilav, salata ve turşu vardı. Doymayanlara ilave yemekler verildi. Yemek sonrası termoslarla masalara çay servisi yapıldı. Sabah kahvaltısı, bu salonun girişine açık olarak hazırlanmış olsa da, evin hanımı, börek dağıtma sebebiyle kahvaltı trafiğini sürekli izliyordu. Çadır kentin, binaya yakın köşesinde dört kulübe vardı. İkisi duş ve tuvalet bir aradaydı: biri eski tip, biri yeni tip. İki tuvalet, alafranga ve alaturka olmak üzere yeterliydi. Bazıları problem çıkarıyordu; sıcak su yetersizdi. Tesisat, bu kalabalığı kaldıracak kalitede değildi. Dağcılar, kalender insanlar; lüks aramıyorlar. Toplu yaşam alanında hijyen çok önemliydi. Çadırlar dar bir alana, tıkış tıkış kurulmuştu. Duş alanları, yerleşmeye çalışanlar ve sohbet masaları vardı. Saat on gibi yatış planlanmış olsa da uymak zor oldu. Uyuyanlar ve sohbet edenler aynı mekanda olunca karmaşa kaçınılmazdı. Çadırına girip, tulumuna yattı. Uyumak istiyordu, ama sanki kayaların üzerinde yatıyordu. Yorgunluktan nasıl uyuduğunu bilemedi. Sabah, arkadaşlarına durumu anlatınca, “Aa, senin yatağın yok mu, matın yok mu?” soruları geldi. Demek ki, tek başına tulum yeterli değilmiş; yatak görevi yapacak bir eşya gerekirmiş bunu yaşayarak anlamış oldu. Üç günde yürüdükleri rotalar aşağıdaki gibiydi:
Kullar Köyü – Tekeler – Karpuzlu – Alinda Antik Kenti
Akşam yemeği: Patlıcan yemeği, pilav, cacık
Kullar Köyü – Yörük Geçidi – Anadolu Gediği – Çörlen Asarı Kalesi – Bağarcık

Çörlen Asarı Kalesi’ne grup, altı kişi çıktı. Aşağı inerken alkışlarla karşılandılar. Akşam yemeği: Balık, salata, helva. Sabah kahvaltıları ise aynı çeşitlerden oluşuyordu: börek, çökelek, bal, tereyağı, reçel, peynir, iki çeşit zeytin, haşlanmış yumurta, ekmek ve termoslarda çay. Yemeklerde su da vardı. Kahvaltı öncesinde, çadırlar sökülüp, denklere hazırlanmıştı. Paketler, arabaya yığılarak aynı özenle istiflendi. Otobüs, Kapıkırı Köyü kamp alanından yolcuları alıp, Bağarcık Köyü’ne bırakacaktı. Sonra, akşam saat 15 civarında yürüyüş bitecek ve saat 16’da Bursa’ya doğru yola çıkmayı planladılar. “Kul kurar, kader gülermiş,” diyerek dönüşe geçtiler.
Bağarcık – Kovanalan – Karakaya parkurlarında, 4 günde 64 kilometre yürüdüler. İlk gün, kampa 5 km kala yağmura tutuldular. Bitmek bilmeyen yağmur köye inerken durdu. Çok hazırlıklı değillerdi; herkes payına düşeni aldı. Elbiselerin yedeği olsa da, ayakkabıların yedeği yoktu. Sabah, yaş ayakkabıları nasıl kullanacaklarını düşünürken, saç kurutma makinesiyle ayakkabı kurutan arkadaşlarını gördü. Hemen sıraya girdi. Sonunda, makina elini yakacak kadar ısınmıştı; neredeyse bitirecekti ki, makine alev saçıp sustu.

İkinci gün ise unutulmaz bir olay yaşandı; günün şakası olacaktı. Gece saat üçte uyandı. Tuvaletlerin bulunduğu alana gitti; hepsi bomboştu, kimse yoktu. Daha oturmamıştı ki kapı çalındı: “Dolu, tak tak, dolu…” Bir türlü kapı çalma işi bitmiyordu; peş peşe tak tak sesleri geliyordu. Sabırla düşündü; bağırsaklarının hareketli olduğu aklına geldi. Akşam patlıcan yemeği vardı; “Herhalde herkesin bağırsağı bozuldu,” diye düşündü. Çabucak çıktı. Dışarıda kimsecikler yoktu; diğer tuvaletlere baktı, bomboştu. Karşıdan, kaptan uykulu halde yeni geliyordu. Bir anlam veremedi; seslerin gerçek olduğu kesindi, rüya değildi. Yapacak bir şey yoktu; hava soğuktu, tuluma girdi. Sabah uyandığında ise gerçek ortaya çıktı. Başlarında, Metin ve Ersin’in de bulunduğu altı kişilik ekip, uykuları kaçınca göle gitmeye hazırlanırken, tuvaletlerin birinin ışığını görünce yaşanan tiyatroyu sahneye koymuşlar. Onlar, çıkan sesi izliyor, kendileri saklanmışlar, duvarların arkasına gizlenmişler. Neyse ki, kaptanın gözleri uyuyor gibi görünse de, hepsini kameraya almış. Neyse ki, eski kulağı kesiklerden, “Belalı Fikret”ten kaçamamışlar.
Son gün, otobüs, Bağarcık Köyü’nden yürüyüşçüleri bırakıp, dağın öteki yüzündeki Kaya Köyü’nde beklemek için dönecek. Hangi nedenle yürümek istemeyenler ise otobüste kalacak. İlk gün, farklı rotadan giriş yaparak, dönecekleri bölgeye geldiler. Dönüş yolu hafif eğimli çıkıştı; “Hafif eğim” deyince, zorlandıkça dillere dolaştı. Kral yoluna kadar kayalık alanlardan çıkış yaparken, zaman zaman kopukluk yaşansa da kısa sürede toparlanıp devam ettiler. Yarın, işe gidecekleri için, yapılan plana uygun hedefe varma arzusu vardı. Yürüyüşlerde durmak ve uzun molalar vermek tercih edilmedi; ter soğumadan yürümek en doğrusu. Hasta arkadaşlar ise yürüyüşe ara vermek zorunda kaldılar. İlk yardım için destek istendi; bu bağlantı sağlandıktan sonra, ilgili kişiler hastanın yanında kaldı. Kaya Köyü’ne yaklaştıklarında, havada helikopter uçuşunu gördüler; arkadaşlarını kurtarmaya geldiğine sevindiler. Ancak, helikopter sadece tur atıyordu; hastayı almamıştı. Köyün tepesinde, yolun ortasında ineceklerini gördüler; helikopter yolu kapatmıştı. Çevresinden geçip köye ulaştılar. Köyde gerçeği öğrendiler: Hastayı muhtar ve köylüler helikopterle taşımış; devlet görevlileri ise, şov yapmış ve “Eskiden böyle hizmet yoktu, dağdan insan kurtarıyoruz” diye kameraya almışlar. Dönüş yolu, gidişten daha zorluydu. On beş kilometrelik yorgunluğun ardından, sıcak bir duş ve sıcak bir yatak hayaliyle, kafalarında uçuştu.Saat gece üçte Bursa’ya ulaştılar. Karacabey’den itibaren aynı duraklarda iniş yaptılar.

Pepiç, her zamanki gibi kimsesizlerin en yakını olmaya devam etti. Otobüste, “yazar” arkadaşını bırakacağı belliydi. Gecenin geç saatinde, “Arabası olan var mı?” diye sorunca, Onur “Ben varım” dedi. Önce ters köşeye, Onur’u bıraktılar.
Pepiç, “Yazar” arkadaşıyla Bilge Hasan Voltran’ı oluşturdu. “Kırk taşın üstünden geçmiş suyun dostlukları berrak olur” atasözü, sanki onlar için söylenmişti. Pepiç, bu iki ihtiyara köfte ısmarlayarak onları borçlandırdı. Artık pazar yürüyüşlerinde köfte ısmarladığını anlatıp duracak. “Yazar” arkadaşının yeni çıkan “Anılara Yolculuk – İsyan ve Aşk” kitabı üzerinden sohbetler ettiler. Kampta bir kitap satarken, dönüşte teslimat imzalanmış oldu. “Ben de alacağım” diyen yeni dostları oldu.
Latmos Dağı’nda, antik çağda Ay Tanrıçası Selene’nin ve yakışıklı çoban Endymion’un aşk hikayesi gibi dolaştılar. Gümüş at arabası görmediler ama köylüleri ve atları gördüler; otlayan inekler ve eşekler vardı. Yürüyüşe ara verip kampta kalanlar, çevrenin güzelliğini keşfe çıktılar; gün batımını izlediler ve göle girme zamanı yakaladılar.
İlk kamp deneyimi oldukça başarılı geçti. Önemli olan, riskleri kaldırmak, hijyen ve sağlık koşullarını sağlamak. Gönül rahat olunca, taş üstünde bile yatılır. Che Guevara’nın sözleriyle bitireyim: “Gerçekçi ol, imkansızı iste.” Mayıs sonunda, Likya Kampı’nda görüşmek dileğiyle, doğa dostları sağlıcakla kalın.
Duran Çoban
28 Nisan 2026/BURSA














