(Bu öykünün, gerçek yaşam ve kişilerle hiçbir ilgisi olmayıp tamamı kurgusaldır. İlgisi var, deyip üzerine alınan çıkarsa “Yarası olan gocunur, derim; başka bir şey demem.)
Mayıttın Uğurböceği bir sabah uyandığında kendisini uzun zamandır olduğu gibi yine yarı karanlık bir hücrede, dört duvar arasında buldu.
Yine bir ranzada tek başına yatmaktaydı. Yine yanında bir masa sandalye, masada birkaç A4 fotokopi kâğıdı, karşı duvarda küçük ekranlı, belli kanalları çeken bir televizyon… Yine karşısında koridora bakan bir demir kapı ve bu kapının üzerinde arada kontrol amaçlı açılıp kapanan bir mazgal…
Mayıttın Uğurböceği için artık durum, ikide bir ziyaretine gelip kendisine buradan isterse kolayca kurtulabileceğini fısıldayan kara takım elbiseli kara gözlüklü hamam böcekleri yüzünden giderek dayanılmaz hâle gelmektedir.
Daha yakın zamanda “Ben bir uğur böceği olarak asla kimseye rüşvet vermedim ve kimseden çıkar elde etmedim. Bunu yapacak kadar şerefsiz bir böcek değilim ben.” dediyse de o kara takım elbiseli, kara gözlüklü hamam böcekleri bunu umursamıyor, artık düşlerine de giriyor, kulağına “Buradan kurtulabilirsin. Yolunu sana defalarca söyledik. Bak, kimler kimler bu yolla dışarıda özgür ve dokunulmaz biçimde dolaşıyor.” diye fısıldıyordu.
Kendisinden istedikleri; onunla yıllarca birlikte yol yürümüş, omuz omuza olmuş diğer uğur böceklerine, kuşlara, kelebeklere, karıncalara, kendisini ormanın belli bir bölgesi için yönetici olarak seçmiş binlerce orman ahalisine ihanet etmesi; onların aleyhine, kendisinin serbest kalması karşılığında pek çok uğur böceğinin zindanlarda çürütüleceği bir ifadeyi vermesiydi.
Bunu yaparsa yalnız kendisinin değil, kendisi gibi zindanlarda tutulan aile bireylerinin de kurtulacağını söylüyorlardı.
Zaten bu aile bireyleri kendisinden önce vermeleri istenen yönde ifadeler vermişlerdi ve kendilerine ezberletilen ifadeleri vermeye devam etmekteydi.
Pek çok hastalığı, rahatsızlığı vardı Mayıttın Uğurböceği’nin. İçeride doğru dürüst tedavi göremiyor, sağlığı her geçen gün daha da kötüye gidiyordu.
Onların istediği gibi ifade verip kurtulma düşüncesi aklından geçerken her seferinde daha yakın zamanda söylediği “Bunu yapacak kadar şerefsiz bir böcek değilim ben.” sözü geliyor ve bu sözü anımsadıktan sonra “Peki şeref denilen şey nedir? Zindana konulmak, burada her geçen gün ölüme doğru adım adım itilmek dışında ne işe yarar? İçeride ve dışarıda direnen böceklerin hem ormanı hem kendilerini kurtarma umudu var mı? Bunca acıyı, işkenceyi, sıkıntıyı çekmeye değer mi?” diyen iğrenç ve hırıltılı bir ses beyninin bir köşesinden mırıldanıp duruyordu.
Yaşlıydı, yakın geçmişteki bir salgın hastalık sırasında uzun süre yoğun bakımda kalmış, ölümlerden dönmüştü. En son orman seçimleri sırasında yaşına, savunduğu değerlere bakan bölge halkı kendi bölgesinin yeniden yöneticisi yapmışlardı onu.
Sonra yasal düzenlemeleri eze eze gelen hamam böcekleri; kanunsuzlukla özdeş orman kanunlarına dayanarak dört bir yandan saldırıya geçmişler, ormanda iyi ve güzel olan ne varsa yok etmeye yemin ederek sınırsız, dizginsiz kontrollerini oluşturmuşlardı ormanda.
Direnen, ormandan, sudan, temiz havadan, emekten yana kim varsa hepsini, karıncaları, kuşları, kelebekleri, uğur böceklerini tek tek belirleyip özgürce yaşam haklarını askıya almışlar ve almayı sürdürmekteydiler.
Evet, baskı ve zorbalığın akla hayale gelemeyecek yolları kullanılarak kabul ettirilmek ve Yeni Orman Yasası adıyla yerleştirilmek istenen düzene karşı karıncalar, kelebekler, kuşlar, uğur böcekleri gibi farklı gruplar direnişi sürdürüyorlar ama bir türlü bir araya gelip ortak ve kalıcı bir mücadele platformu oluşturamıyorlardı.
Bu koşullarda, onların bir araya gelerek hamam böceklerinin bu acımasız ve sınırsız iktidarını devireceği günleri -mümkün olsa bile- beklemeye değer miydi? Bu yaşlı ve yorgun yürek daha ne kadar bu koşullarda yaşamını sürdürebilirdi?
Bunları düşünürken aklına yeniden dostlarına, yıllarca birlikte yürüdüğü, kendine güvenen ve belli bir bölgenin yöneticiliğini emanet eden, şimdi içeride ve dışarına mücadele edenlere ihanet etmenin nasıl mümkün olabileceği, onlara ihanet edeceğine gerekirse ölümü göze alıp direnmenin daha doğru, bir uğur böceğine yakışan tavır olup olmadığı sorusu geldi. Sonra beyninin o gizli bölgesinden mırıldanan o iğrenç ve hırıltılı sesi yeniden duydu: “Şeref denilen nedir ki? Yenilir içilir, karnı tok tutar mı? Dertlere deva, hastalara şifa mıdır? Bu yaştan sonra sana ölene kadar zindanda kalmak ve içeride suçsuz yere ölüp gitmekten başka ne vadediyor?”
Bir bardağın içine damla damla su doldurulduğunda suyun bir anda taşıp bardağın dışına akması gibi ani bir kararla yatağında doğruldu. Yanındaki masada duran A4 fotokopi kâğıtlarının birini çekip eline kalemi aldı. Kara takım elbiseli kara gözlüklü hamam böcekleri kendisinden nasıl ifade vermesini istemişse ona uygun bir senaryoyu kâğıda yazıp altına yeni adı soyadı ve yenik yüreğindeki yeni safıyla imzayı attı: Mahvettin Hamamböceği.
İçinde pişmanlıkla umut alt alta üst üste kavga etmekte iken masadan ayrıldı, mazgala tırmanıp bütün gücüyle ön ayaklarıyla vurdu ve seslendi: “Gardiyaaan! Bu imzalı ifadeyi kara takım elbiseli kara gözlüklü hamam böceklerine ilet hemen! ”














