Gece yarısı balkon kapısını açtığım anda yağmur yüzüme çarptı.
Öyle bir yağmurdu ki damlalar gökten değil, bendi yıkılmış bir barajdan boşalıyordu sanki. Kapıyı hemen kapattım. Odanın karanlığına döndüm ama uyku bir daha gözlerime girmedi.
Böyle gecelerde aklıma hep sokakta yaşayan insanlar gelir. İnsan sıcak evinde yağmuru dinlerken, başka biri aynı yağmurun altında geceyi atlatmaya çalışıyordur.
Sabah saatin alarmıyla uyandığımda hemen balkon kapısına gittim.
Parmaklarımdaki rahatsızlık nedeniyle ışın tedavisi için evin yakınındaki hastanede randevum vardı.
Gökyüzü tertemizdi. Gecenin fırtınasında eser kalmamıştı. Güneş doğmuştu. Yağmur şehri yıkamış, Kaldırımlar parlıyor, sokaklar ışıldıyordu.
Geceyi sokakta geçirmek zorunda kalanlar için bu temizlik kenti ve ülkeyi yönetenlerin içine ne kadar işliyordu acaba?
Apartmandan çıkınca iki yana dizilmişti beton binalar bir karabulut gibi üstüme çöktü. Ne bir park ne de gölge verecek bir ağaç vardı.
Yıllar önce bu sokağın ön cephesi yeşile bakarmış. Park ve bahçelerin yerinde Şimdi ise bankalar, ofisler, yükselen beton binalar birbirine omuz veriyor.
İnsan, betonların arasında yaşamaktan çok çalışmak için var edilmiş gibi hissediyor.
Hastanenin önündeki dev inşaatta; aklınıza gelebilecek büyük inşaat araçları çalışıyordu. Onların gürültüleri sabahın sessizliğini parçalıyor, hastanenin odalarına kadar ulaşıyordu.
İçeride yatan hastaları düşündüm. Belki gece boyunca ağrı çekmişlerdi. Belki yeni ameliyattan çıkmışlardı.
Ama dışarıdaki dünya onların acısını duymuyordu.
Rant, insanın ağrısını da sızısını da umursamıyordu.
Sarı baretli inşaat işçilerine “Guten Morgen” dedim.
Onlar da aynı içtenlikle gülümseyerek karşılık verdiler.
Şehir büyüyor, binalar yükseliyor, şirketler kazanıyordu. Ama insanın en temel ihtiyacı olan sessizlik, hiçbir yatırım planında yer almıyordu.
Randevum hastanenin arka cephesindeydi.
Köşeyi dönünce gürültü bir anda kesildi. Bu sessizliğin içinde yere uzanmış birini gördüm.
Yirmili yaşlarında bir delikanlıydı.
Duvar dibinde kıvrılmıştı.
Altında yıpranmış kartonlar, üstünde ince bir battaniye vardı.
Sığındığı kuytuda çıkıp güneşli köşeye geldiği belliydi. Ne kartonları ıslanmıştı ne de battaniyesi. Güneş yüzüne vuruyordu. Derin bir uykuya dalmıştı.
Yüzü çocuk gibi şirindi. Sakallarının arasında hâlâ kaybolmamış bir masumiyet vardı.
Sol kolunu başının altına koymuş
Sanki sokakta değil de ana kucağında uyuyordu.
Uyandırmamak için sessizce yaklaştım. Fotoğrafını çekerken orta yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı.
Fısıltılı bir sesle: “Gençler sokakta böyle uyurken insan mutlu olur mu?” dedi.
Cevap beklemeden yürüyüp gidince uzun süre onun sözlerinin etkisinde kaldım.
Son yıllarda evsiz insanlar, şehirlerin alışılmış manzaraları oldular.
Basına yansıyan haberlere göre yetkililer çözüm üretmek yerine bu insanlara para cezaları, şehir merkezinde uzaklaştırma kararları ve zaman zaman hapis cezaları veriliyor.
Oysa bunların hiçbiri insanı yeniden hayata bağlamıyor.
Çünkü insanı sokağa iten yalnızca yoksulluk değildir.
İşini, evini, çevresini kaybedenler…
Ağır bir depresyon, bağımlılık yalnızlık….
Vicdanın bile paraya tahvil edildiği bir düzende bunlara daha onlarca sebep eklemek mümkündür.
Yıllar önce terzi atölyesine gelen eski Doğu Almanyalı yaşlı bir müşterim şöyle demişti:
“Burada her şey var; buranın bolluğuna aldanıp duvarı yıktık ama paran yoksa bolluk neye yarar? Eğer geceleri şehir merkezine çıktıysan korunaklı köşeler evsiz insanlar dolu” demişti. Onun bu sözlerini asla unutmam.
Şehirler büyüyor. Hatta modernleşiyor. Ama evsiz barksız kimsesiz insanlar da çoğalıyor.
Bir süre sonra sokak onlar için korkutucu olmaktan çıkıyor.
İnsan soğuğa, açlığa, yağmura, polis sirenlerine…
Uyurken çantasını koluna dolamaya bile alışıyor.
Acı olan Bir süre sonra sokak, bütün tehlikesine rağmen bu insanlara toplumdan daha vicdanlı geliyor.
Çünkü sokak, kimseye ait olmadığını en baştan söylüyor.
Hayat ise önce aitmiş hissi veriyor, sonra insanı sessizce dışarı bırakıyor.
Radyoloji bölümüne geldiğimde aklım hâlâ o gençteydi.
Bir insanın sokak ortasında, sabah güneşinin altında bu kadar derin uyuyabilmesi için kim bilir ne kadar yorulmuş olması gerekiyordu.
Belki yalnızca bedeni değil…
O sabah şu aklıma geldi:
Bir şehrin gerçek zenginliği, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; en çaresiz insanına gösterdiği merhametle ölçülür.
Yağmur durmuştu.
Güneş açmıştı.
Kaldırımlar tertemizdi.
Ama vicdanın üzerindeki kiri hiçbir yağmur temizleyemiyordu.
Yakın zamanda yitirdiğimiz Ahmet Telli’nin dizeleri o an zihnimde usulca yankılandı:
Belki de bu yüzden Ahmet Telli’nin , “Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken…”dizesi artık bana bir sevgiliyi değil, sokakta sessizce uyuyan o genci hatırlatıyor. Çünkü bir kent, en çok en çaresiz insanını kaybettiğinde de yıkılıyor.
Asaf Demirhan/ Dortmund














