Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiiri misali muayene masası hayata dair iz düşümdür. Kentin gürültüsü, geçim sıkıntısı, iş yerine güvensizlik, yarın kaygısı, yalnızlık, uykusuzluk, sofraya ne koyabildiği ya da koyamadığı, hasılı serde ne varsa laboratuvar rakamları ve muayene bulguları ile dile gelir.
Hekimlik tam da biyolojik olanla toplumsal olanın birbirine değdiği o yerde konumlanır…
Beden, hafızadır. Yaşadığımız coğrafyanın, soluduğumuz havanın, ulaşamadığımız sağlıklı gıdanın, çalışma koşullarımızın ve maruz kaldığımız cümle stres ve eşitsizliklerin çetelesini tutar.
Biyokimya yalan söylemez; stresi bastırmaya çalışan bir hormon salınımı, derinleşen bir uykusuzluk ya da sebebi bir türlü bulunamayan o yaygın ağrılar, aslında toplumun yaralanmışlığına bedenin verdiği tanıdık yanıttır.
Biyopolitik mekanizmalar insanı bir nesneye, sağlığı ise piyasa içinde alınıp satılan bir hizmete indirgedikçe; ne hazin ki tıp, semptomları bastıran ama kökteki yara ile bağı koparan mekanik bir sürece sürüklenmekte.
Oysa sağlık, yalnızca laboratuvar parametrelerinin ideal aralıklarda seyretmesi değildir. İnsanın yaşamla, doğayla, kentle ve ötekiyle kurduğu ilişkinin haysiyetli bir dengede kalabilmesidir.
Bedenin kendi homeostazı yani iç dengesini ve kendini iyileştirme kapasitesini koruma çabası; toplumun adalet, barış ve dayanışma arayışından bağımsız düşünülemez.
Henüz tam adını koyamadığımız, sancısını çektiğimiz eksik bir barışın ve barıştan azade tutulamayacak geniş bir demokrasi arayışının yükü de nihayetinde bu bedenin, bu toplumun ortak hafızasına yazılır. Beslenmeden çevresel adalet duygusuna, temiz bir hava solumaktan yarın kaygısı taşımadan uyanabilmeye kadar her detay, o hücresel hafızanın parçasıdır.
Modern tıp olağanüstü olanaklar kazandı. Milimlik lezyonu görebiliyor, her bir molekülü ölçebiliyor, genetik değişiklikleri saptayabiliyoruz. Ama hastanın neden uyuyamadığını, neden sürekli kaygılı olduğunu, neden kendisini yalnız hissettiğini sormayı unutabiliyoruz. Oysa “iyi hekimlik”, teknolojiyle insanı karşı karşıya getirmek değil; teknolojiyi insanı daha iyi anlamak için kullanabilmektir.
Bu nedenle şifa, tıbbi reçetenin çok ötesindedir. Bazen bir ilacı değiştirmektir. Bazen hastanın sözünü pür dinlemek, bazen temiz hava, güvenli çalışma koşulları, nitelikli ve ulaşılabilir sağlık hizmetidir. Bazen de insanın yalnız olmadığını hissedebilmesi…
Ezcümle hiçbir tanı tedavi süreci bireysel olmayıp bir o kadar da toplumsaldır. Çünkü bedenlerimiz yalnızca kendi hikayemizi değil, yaşadığımız zamanın izlerini de taşır.
İşte bu yüzden “şifa süreci”, tıbbi bir reçetenin çok ötesine geçer. Bedenin hafızasına hürmet etmek; yarayı görmeyi, sebebe dokunmayı ve toplumsal dokuyu yeniden teyelleyecek bir dayanışma ağını örmeyi gerektirir. Günümüzde hekimlik tanı koymanın ötesine geçerek yaşamı, insan onurunu ve kamusal iyileşmeyi savunma sorumluluğuna dönüşmeli.
Yaralanmış zamanlardan geçiyoruz, doğru. Fakat bedenin dokularını yenileme gücü gibi, toplumların da biriken tortulara rağmen kendini onarma, iyileşme ve yeniden başlama kapasitesi vardır. Yeter ki o hafızayı unutmayalım ve onarımın birbirimize temas etmekten geçtiğini akılda tutalım.
Sözün özü; yaralarımız ne kadar derin olursa olsun, bedenlerimizi dindirecek nihai şifa, ortak hafızamıza adil, onurlu ve barış dolu bir yarın armağan edebilmektir.
Sağlıcakla kalın.














