sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa KONUK YAZAR

ANNE SÜTÜ

FUNDA AKBULUT Ekleyen FUNDA AKBULUT
Mayıs 30, 2025
in KONUK YAZAR
0
ANNE SÜTÜ
0
Paylaş
62
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Günseli Kaya

O kendini hep suçlu hissetmişti, dahası yaşananlardan ve dışarıda kalmış olmaktan büyük bir sıkıntı duyuyordu. 12 Eylül döneminde yüz binlerce kişi mahpushaneleri doldurmuşken, işkenceler, işkence sonucu ölümler, idamlar, yargısız infazlar kitlelere korku salmışken o, yedi yıl boyunca bir günlüğüne bile olsa gözaltına alınmamıştı, oysa gözaltı süresi otuz gündü o dönemde.. Askeri faşist cuntanın eylediklerinden okuduğu, duyduğu her haber, liseli, üniversiteli anti faşist gençlik derneklerinde birlikte boykotlara katıldığı, semtlerde protesto eylemlerinde yan yana durduğu arkadaş çevresinden “içeri” alınan her bir tanıdığının yaşadıkları yüreğine ağır bir yük gibi oturuyordu. Kaygı, korku, merak ve gecenin bir yarısında bir kapının çalacağını beklemek koyu renkte ipliklerden bir ağ örüyor gibiydi yüreğinde. Diğer yandan da gözaltına alınmadığı, işkence görmediği, işkencelere tanıklık etmemiş olmaktan için için seviniyor olması da ayrı bir dertti. Nasıl oluyordu da bu iki çatışan duyguyu bir anda yaşayabiliyordu! Nasıl oluyordu da bir yandan faşizme bu kadar öfkeliyken ve mücadele etmek isterken diğer yandan korkuyu yüreğinden atamıyordu? Yüreğinde yazı ve kışı, korkuyu ve devrimci heyecanı aynı anda nasıl yaşayabiliyordu?

1987 yılı Aralık ayı sonunda yapılan TDKP operasyonu kapsamında göz altındaydı. Kendisiyle yüzleşme zamanıydı; ya korkuya teslim olacaktı ya da korkuyu yenmeyi öğrenecek, o kara ağı parçalayacak ve neredeyse çocukluğundan bu yana hayranlık duyduğu devrimcilerin yolunu izleyecekti. Onbeş gün süren bu gözaltı süresi sonunda kendisine olan güvenini, savunduğu düşüncelerin haklılık ve doğruluğunu kanıtlamıştı ona.

Beraatle sonuçlanan bu davanın ardından üç yıl geçmişti ve işte yine gözaltındaydı. Bu kez üniversite gençliğinin 16 Mart İstanbul Beyazıt ve Halepçe katliamını protesto eyleminde polisin saldırı sonucunda topluca kocaman kocaman araçlarla emniyet müdürlüğüne getirilmişlerdi. Daha binaya girer girmez gözleri bağlanmış, diğerlerinden ayırmışlardı.

Zaman ve mekan kavramı yok edilmeye çalışılıyordu. İşkence temalı öykülerden, romanlardan, yaşayanların anlatımlarından biliyordu bunu. Tek başınaydı, karanlıkta ve tek başına..Kulaklarının giderek bir baykuş gibi hassaslaştığını fark ediyordu. Tüm duyargaları sağlı sollu bu iki kıkırdak kepçede toplanmıştı sanki..

Kapatıldığı hücreden sürekli ayak sesleri, koşuşturma, tekme-tokat sesleri, hayvani frekanslarda küfürler, bağrışmalar duyuluyordu. Göz altında yalnız değildi, bunu biliyordu ama diğerlerini nereye götürmüşlerdi, n’apıyorlardı, anlamaya çalışıyordu.

1978 yılıydı. Kara günlerden biri yaşanıyordu: Martın onaltısı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık fakültesi önünde öğrencilerin çıkış saatinde faşistler bomba ve silahla öğrencilere saldırdılar, ortalık toz, duman, alanın mahşer günüydü sanki! Yedi genç, yaşamlarının ilk baharındayken yaşamları kışa dönüşmüş, yüreklere ateş düşmüş, hain pusularda katledilmiş kırkı aşkın fidanın dalları kesilmiş, filiz yeşili yapraklar kurutuluvermişti. Memleketimin güzel insanlarının iniltisiydi kulaklara dolan.

On yıl sonra. Yıl 1988, 16 Mart. Sınırın hemen ötesinde Halepçe’de yaşanmıştı bir kıyam günü. Irak-İran savaşının şiddetlendiği zamanlardı. Saddam yönetimi “Kimyasal Ali” lakaplı korgeneraline 8 MİG-23 uçağıyla kuzay Irak semalarında kimyasal silah kullanarak Kürtlere ölüm emir vermişti.. Kasabada yaşayan kadın çocuk, bebek, yaşlı, erkek binlerce insan vahşice katledildi; belleklerde kaçmaya bebesini kurtarmaya çalışırken kollarından bırakmadığı bebesiyle eşik basamağına yığılan bir anne, babasına sığınmaya çalışırken gözleri açık kalakalan iki küçük erkek çocuğunun bedeni, üstüste düşmüş insan bedenlerinin fotoğrafları kaldı. Kansız bir katliamın, savaşın kural tanımazlığının, soykırımın, vahşetin fotoğrafları ..

12 Eylülün kitleler üzerine örttüğü siniklik, korku örtüsü kalkmaya başlamıştı 1989’ daki işçi hareketleri gür sesle konuşmuş, tüm ezilenlerin yüreğindeki ateşi harlamıştı. Üniversite gençliği de örgütlenmeye başlamış, fakülteler özgülünde dernek, klüp kurma çalışması başlamıştı. Ege Üniversitesi öğrencileri de her iki olayı protesto etmek için eylem ve güç birliği yapmıştı. Gençlik hareketi kadın hareketi gibi yaş, dil, etnik köken farkı tanımıyordu, farklı olarak ta sistemle göbek bağı da yoktu. Üniversiteliler hep beraber yaptıkları yürüyüşle kampüsten Ankara yoluna çıkıp seslerini duyurmak istemişlerdi. Derelerin ırmakla birleşmesi gibi farklı fakültelerden akıp kampüs içerisinde aynı yolda birleşerek binleri bulmuşlardı. Faşizmin sisini yırtmaya başlamıştı gençlik. Siyasi geçmişin belleklerden silinmesine karşı katliamlar üzerine farkındalık yaratmak, sorumluların açığa çıkarılmamasını, cezasız kalmasını protesto etmek istemişlerdi. Dolunay da izleyip, sessiz kalarak ortak olmak istememişti o suçlara. Her iki katliam da bir daha yaşanmamalıydı. Siyasi bellek uyanık tutulmalı, katliamlardan ders çıkarılmalı , neden ve sonuçlarıyla bilinçlerde yer etmeliydi.

Daha asfalta adım atamadan eylemi önceden haber alan güvenlik güçleri acımasızca saldırmıştı. Kolkola girip zincir oluşturarak dağılmamak için tüm ağırlıklarıyla birbirlerine kenetlendiklerini, copla, tekme-yumruklarla koparıldıklarını, sürüklenerek birbirlerinden koparıldıklarını hatırlıyordu.

Başında müthiş bir ağrı vardı, yarılmış olabilir miydi, kan var mı diye yoklamak için elini başına götürdü yolunmuş saçları avucuna doldu. Saç köklerinde parmak uçlarıyla hissettiği pütür pütür, yarı ıslak şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kafa derisini yoklarken hissettiği yanma mı, sızlama, derin bir acı mıydı tam anlayamadı. Kitaplardan okumuştu, kurşun da tene girdiği dakikalarda hissedilmez, sonrasında acısı hissedilirmiş ama kurşun sesi de duymamış gibiydi.. O arada, kulağına gelen sesleri ayırt etmeye başladı, bağırtılar arasından arkadaşlarınınkiler de vardı, ağrıları geride kaldı. Yalnız değildi işte!

Bunları düşünürken birden bir erkek sesiyle irkildi. Nazım’ın şiirinden dizelerdi yüksek sesle okunan:

“Bir ölü yatıyor /on dokuz yaşında bir delikanlı/gündüzleri güneşte /geceleri yıldızların altında /İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

…………/Bir ölü yatıyor /vurdular /kurşun yarası /kızıl karanfil gibi açmış alnında /İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda. /Bir ölü yatacak /

toprağa şıp şıp damlayacak kanı/silahlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip /zaptedene kadar/ büyük meydanı. “

Evet, protesto eylemine polis saldırmıştı. Erkek ve kadın öğrenciler kolları kırılırcasına coplanmış, hırpalanarak saçlarından yerlerde sürüklenmiş, erkeklerin hayaları postallarla ezilmiş, Ankara yoluna çıkamadan eylem dağıtılmıştı.

Kapılar şangırtıyla açılıp kapanmaya, ad okunarak sayım yapılmaya başlanmıştı. O da dikkat kesilmiş, kaç kişi olduklarını anlamak için saymaya, tanımak için isimleri duymaya çalışıyordu. Gözaltında yetmişiki kişiydiler, hepsi üniversite öğrencisiydi değişik fakültelerden.. Dolunay kendini de sayarsa kadınlar 40 kişiydi.

Sayım sonrasında kadınları iki geniş bölüme koymuşlardı. Polis şiddetiyle ezilen bedeni, derisi yüzülen ve yolunan saçlarıyla yılların öfkesini kuşanmıştı, gülen gözleriyle arkadaşlarına yüreğiyle kucak açmıştı. Protesto etmeleri zorbalıkla engellenmiş, küfür ve tehditlerle tıkılmışlardı madem, bir yolu olmalıydı yaşadıklarına karşı çıkmanın.. Gözaltına alınanların tümü bedenlerini yatırdılar açlığa. Hem fiziksel hem psikolojik şiddet uygulayan, küfürlerle politik kimliklerine saldıran güçlerin elinden yiyecek almayacaklardı. Kendinden genç arkadaşların ürkekliklerine, şaşkınlıklarına gülümsedi, şevkatle uzattı ellerini örselenmiş bedenlerine. İşte tam da o an, sızladı göğüsleri. Olaydan birkaç saat sonra doğal çalışması başlamıştı bedeninin. Yavrusunu düşündü bir an, daha üç ay önce doğmuştu, süt bebesiydi, meme aranan minicik dudakları düştü aklına, gözleri dolu dolu oldu ama yine gülümsedi. Yanında kendinden 3-4 yaş genç olan hukuk fakültesi öğrencisi sordu, “n’oldu sana?” “Göğsüm süt dolmaya başladı , oğluşum acıktı demek ki” derken yüzü kızardı. Bir çığlık attı bunu duyan bir diğeri, “ayyy, sen anne misin?” Ortam bir anda değişmişti, çevresini sardılar Dolunay’ın. Kimisi hayretler içinde, kimisi şaşkın, kimisi bir tür umarsız bir panik halinde.. Aralarında en genç görünenlerden ince çocuksu sesiyle “delisin sen, insan bebeğini bırakır da gelir mi hiç..saldırı olabileceğini kestiriyorduk hepimiz, peki bebek kaç yaşında” diye sordu. Dolunay “ne yaşı, daha üç aylık” diye yanıtladı. “hiii, ay yazııkk!” Bunun üzerine bir tartışmadır başladı, olurdu, olmazdı, olmalıydı, doğruydu, yanlıştı.. Döndü yumuşacık ancak net bir sesle “hatırlıyor munuz, Halepçe’de kucağından bebesini bırakmadan ölen anneyi? çocuğunu emzirip büyütememişti hem de hayatında belki bir kez olsun eyleme katılmamışken. Peki ya İstanbul’daki katliamda öldürülen Hatice Özen’i. O anneliği bile tadamamıştı.”

Sonra mazgala yaklaştı, “biri buraya baksın” diye seslendi, sesinde ne bir yakarış, ne de bir eziklik! Kapıya vurdu güçlü bir şekilde “buraya baksanıza, kimse duymuyor mu beni?” kapıyı yumruklamaları devam edince içerdeki sesler de kesildi. Kadınlar merak kesmiş, soluklarını tutmuş, olacakları bekliyorlardı. Nihayet bir polis yanaştı kapıya “n’oluyor burada, devleti yıkacaksınız sanıyordunuz, hepiniz bir yere tıkıldınız, şimdi de kapıyı kıracağınızı mı sanıyorsunuz?” “Yetkili amirinizi çağırın, görüşmek istiyorum” dedi Dolunay. İçerdeki sessizlik büyüdü de bilinmezliğin gizi oldu sanki..

“Sen kimsin de komiserimiz seninle görüşsün?”

“Çağır, yoksa olanların sorumlusu sen olursun, ben sana çağırmanı söylüyorum, o kadar” diye sürdürdü konuşmasını Dolunay, gayet kendinden emin hatta otoriter bir tonlamayla sonra arkasına döndü, kadınların arasına girdi. Çok geçmedi, biri yanaştı nezarethanenin mazgalına: “kimmiş o görüşmek isteyen?” Dolunay şimşek gibi kalktı yerinden, mazgala yaklaştı hızlıca. “Emzikliyim, ya bebeğimi getirirsiniz emziririm ya da süt pompası alırsınız! ”Getirmezseniz ya da pompa almazsanız sorumlu olacaksınız, haklarımı biliyorum ve nasıl olsa birgün buradan çıkacağım, hem basının önünde teşhir ederim hem de hukuksal yoldan ararım haklarımı, bilesiniz. Diyeceğim bu kadar, gerisini siz düşünün” dedi.

Genç kadınlardan biri utandı aklına gelenden. Dolunay’ın dayanamayıp pişmanlık getirebileceğini nasıl olup ta düşünmüş olduğuna şaştı, yerin dibine girdi sanki, ateş gibi oldu bedeni, yüzü kızardı. Arkadaşları “yoksa sen de mi, emziklisin, al bastı yüzünü, göğüslerin mi şişti senin de?” diye takıldılar. “Yok bir şeyim benim” diyerek geçiştirdi soruyu genç kadın, usulca yanaştı Dolunay’a sokuldu sevgiyle, omuzlarından kavrayıp sarılıverdi.

Birkaç saniyede belki de birçoğunun annelik durumunu sorguladığı, belki de kendisiyle yüzleştiği o sessizlikte ince ve yumuşak bir ses işitildi “bugün efkarlıyım açmasın güller, yiğidimden kara haber verirler..” sesler çoğaldı ve birleşti sonra, konuşmuş, anlaşmışlar gibi farklı frekanslardan yürekten kopan, yatağında akan nehir gibi ezgiler, türküler geldi, ardından bir daha bir daha derken “susun, dinleyin siz de duyuyor musunuz? dedi aralarından bir diğeri. Herkes aynı anda sustu. Bir çığlıktı duyulan hançeresinden kopan bir erkeğin çığlığı, can acısının hücrelere dolan sesiydi, ardından bir daha, bir daha. Bıçak gibi kesilmişti sesler, kulaklar tetikte! Aniden patlayan gür bir ses ve “senin alnındaki yara, halkımın yaralarıdır, seni kırbaçlayan eller, halkı kırbaçlayanlardır, halkı da örseliyor, beynini sarsan elektrik..” diğer erkek sesleri eşlik etti direniş türküsüne. Kapılara vurulan cop sesleri, “susun laan” çemkirmeleri bastıramadı öfkeli isyanın gürlemesini.

Dolunay göğüslerini parmaklarıyla yuvarlayarak sağmaya çalışıyordu usul usul, parmağının her dokunuşu duyduğu çığlığın acısıydı sanki, iğneleniyordu bedeni, sütle iyice dolmuş memeler patlayacakmış gibi şişiyor içindekini dışarıya vermek için sarsılıyordu damarlar. Bir çığlık, bir çığlık daha, “yüreğim volkan, öfkemi kinimi sağıyorum düzene karşı, sağıyorum damarlarım çatlayacak, bu ne zulüm” diye geçirdi usundan Dolunay. Süt fışkırdı meme ucundan; aynı anda duyulan bir slogan” Faşizme ölüm, halka hürriyet!” Devam ediyordu fışkırmaya süt, sloganlar ardı ardına patlıyordu …Dolunay seslendi, “melamin bardağı bana versenize arkadaşlar”. Koşup getirdiler hemen, bir annenin becerisiyle meme ucuna doğru basarak eğdi bardağı, yana tuttu ve fışkırmaya devam eden süt bardağa akmaya devam ediyordu aynı gürlükte, slogan sesleri de tüm nezarethaneye ..

Bir süre sonra ortalık yatışmıştı ,yine gülen gözleriyle döndü arkadaşlarına Dolunay, “Hadi bakalım gelin, her birinize yeter bu süt, yüzünüzü temizleyin, cildinizi de besler, her zaman bulamazsınız ana sütünü, hem de bu yaşınızda..” dedi anaç bir tonda arkadaşlarına.

Yürürken anlatmıştı tüm bunları, hava kararmıştı, sokak lambaları aydınlatıyordu etrafı. Durdum ve baktım arkadaşımın gözlerine. Kirpiklerinde gördüğüm çiğ damlaları parlıyordu cılız lambanın ışığında, pırlanta bu olmalıydı; o da bir an baktı bana, titreyen dudakları aşağıya kıvrımlandı.

“Anladım” “ dedim boğazımdaki düğümü fark ettirmemeye çalışarak, “ondan teninin ve yüreğinin güzelliği. Gözaltında birlikte olduğun ve bana söylediğin isimlerin her birinin yüreğine, faşizme karşı mücadele eden cesur bir ananın sütüymüş sağılan.”

08.10.2014

*Öyküdeki Dolunay Gülen Yılmazoğlu’dur.

Post Views: 195
Önceki yazı

TARANTA BABU’NUN HAFIZASI

Sonraki Gönderi

Orhan’dan…dan…dan…

FUNDA AKBULUT

FUNDA AKBULUT

Sonraki Gönderi
Orhan’dan…dan…dan…

Orhan'dan...dan...dan...

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.