Geçen hafta misafiri olduğumuz evde görünce oturdum bir akşam boyu Master Şef programını izledim.
Ülkemizdeki siyasal gündemin “ağırlığı”nı varsayarsak böylesi programlar romantik bir film tadında oluyor.
Ne sinir ne birine kızmak…
Bizim Erzurum’da böyle durumlar için; “Dünya yansa bir tutam otu yanmaz!” derler.
İşte o akşam benim zerre kadar “otum” yanmadı.
Sonra oturdum, aşağıdaki satırları yazmaktan kendimi alıkoyamadım.
***
YEMEK VE YARIŞMA
Yemek konusu cazip olmalı ki bu konuda epey televizyon programı var.
Bir ara evde yemek yapılıyor, sonra gruptakiler, masaya gelen yemek konusunda eleştirilerini sıralıyordu.
Eleştirinin sözde öznesi yemekti ama bu programlardan birkaçını izlediğimde gördüm ki aslında birbirine kızanlar -yemekten öte- kızdıklarını eleştiriyordu.
Master Şef’te ise yemeği beğenme işi üç yetkin şef tarafından yapıldığı için program daha yemeklere odaklı denebilir.
Bir grup genç, stüdyoda yemek yapıyor ve hemen orada kimin başarılı olduğuna şefler karar veriyor. Aslında kolay gibi görünmekle birlikte zor bir yarış.
Verilen malzemeden yarım saat ya da en çok 45 dakika içinde yemeği kotarıp sunuma hazır hale getirmek zorundasınız.
***
20 Ağustos akşamı benim izlediğim bölümde barbunya sebzesinden değişik yemekler yapılması söz konusuydu.
Üşenmeden sonucu bekledim; ne çıkar, barbunyadan kaç çeşit yaratıcı yemek yapılır, diye…
Sonucu görünce içimden gençleri kutladım.
Bir yarışmacı barbunya pilaki yapmış, üzerine ızgara levrek koymuştu.
Yanında ise nar ekşisi, sarımsak ve değişik baharatlardan oluşan sos vardı.

Bir başkası barbunyayı balık suyuyla pişirmiş, barbunya püresi yapmıştı. Tabağın kenarındaki süslemeleri artık siz düşünün!
Hazırladığı sosta kiraz suyu bile vardı.
Gene başka bir çeşitte ise tabağa önce barbunya harcıyla undan oluşan hamur yayılmış, üstüne pastırma eklenmişti.
Tabii gene soslar, yemeğin üstüne; sunuma güzellik katsın diye bir iki nane yaprağıyla kuşkonmaz vardı.
Daha üç beş çeşide de doğrusu yetişemedim…
***
Demek ki “mutfak yenilik alanıdır” denildiğinde olan bu; önce ana malzeme, ona eklenen diğer malzemeler ve sofraya servis edilmesinde estetik bir görünüm…
Tabii her yenilik bir tarihsel ve sosyal geçmişin üzerinde yürüyor.
Bugün Türk Mutfağı dünya çapında tanınıyorsa bunun temelinde Hitit, Selçuklu, Bizans, Osmanlı ve diğer medeniyetlerden devralınan geleneğin katkısını unutmamak gerek.
Thomas Khun’un dediği gibi; her şey tek tek icat ve keşiflerin art arda sıralanmasıyla oluşmuyor, arka planda devasa bir geçmiş ayrıca bir dizi zihniyet değişimi istiyor.
Buradan herhalde bütün bu mutfak macerasını, yeni tatlara ulaşmak için mutfağı bir laboratuvar gibi kullanma çabasını ben böyle okuyorum.
***
MUTFAKTA İKİLİK…
Ve fakat bu gibi yarışmalar yemek çeşidinde ikili bir ölçünün olduğunu göstermiyor mu?
Büyük restoranlarda, konaklarda, yalılarda sayısız yemek çeşidi zenginliği.
İş evlere ve sıradan hayatlara gelince üç beş çeşitten öteye geç(e)memek.
Şaşılacak bir şey ama kendi içinde bu kadar antidemokratik bir bölünme nasıl oluşmuş, doğrusu araştırmaya değer!
Ben, yıllardır evde yediğim barbunyanın yanına balık, üstüne de ilave pastırma konduğunu görmedim. Aynı biçimde soslar da sayılıdır; tereyağı kızdırılıp yemek üstüne gezdirilir, bu da müthiş tat verir.
Oysa yarışmada her yemek için ayrı bir sos yapılıyor.
İçinde kiraz ve nar suyu da adını bilmediğimiz baharat ve sebze olan da var.
Sos olmadan hiçbir yemek kendi sadeliği içinde sunulmuyor, kısaca.
Tabii buna itiraz ettiğim sanılmasın, yemeğe tat veriyorsa neden yadırgansın ki!
Ancak sıradan insanın mutfağı bu kadar sos zenginliğini içeriyor mu, sanmıyorum.
Barbunyanın da benim bildiğim yemeği, piyazı, pilakisi, zeytinyağlısı sık yapılır.
Kısaca evlerimizde daha az çeşitle yetiniyoruz.
Yemeği profesyonel olarak ele alanlarda ise çeşit zenginliğinin haddi hesabı yok!
***
MASTER ŞEF’İN YARARI…
Master Şef yarışması belki de bu eşit olmayan duruma çözüm olabilir.
Öyle ya binlerce kadın, programı izleyip kendi yaptığı yemeğin daha farklı biçimlerde yapıldığı gerçeğiyle karşılaşıyor ne de olsa.
Bunun mutfağa daha fazla çeşit olarak yansımaması düşünülemez, sanırım.
Birkaç hafta önceki yazımda yazar Ayşe Kilimci’nin Eşrefpaşalı anneannesinden, “Soğanın, unun ve kibritin varsa, mutfaktan korkma!” dediği cümlesini aktarmıştım.
Şimdi modern mutfaklarda yok yok.
Malzemeden geçilmiyor ama eski hava yok.
Her şey haz alma üstüne kurulmuş, bireysel damak tadı her şeyin önünde. Bu nedenle mutfaklar aynı zamanda laboratuvar gibi görülüyor. Değişimin kendi hızının ve ritminin ötesinde yeni denemelere koşar adım gidiyor…
O nedenle ben hâlâ evin en sıcak yeri olan ve ev ahalisini bir araya getiren bizim “eski” mutfağımızdan yanayım.
Yemek çeşitlerinin çoğaltılmasına yarayan, soğuk laboratuvar gibi görülen mutfak bana göre değil!
Kocaman bir sofranın başında toplanıp ekmeği tuza banarak bile olsa, paylaşılan o anlar, düşünsenize, nelere değmez ki…
Dileğim sizin de mutfağınız böyle olsun!
Neyse bundan gene vazgeçmeden yemek çeşitlerimizi artırıp ailenizle kocaman bir sofrada olmak dileğimizi yineleyerek yazımızı sonlandıralım.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/26139726/salim-cetin/bir-yemek-yarismasi-master-sef














