Son çeyrek yüzyılda, obezite ve diyabet artışında dünya rekoruna koşan bir ülkenin çocuklarıyız. Hasılı pür karbonhidrat toplumuna evrildik. Bunu salt tıbbi bir krize daraltamayız. Yeme alışkanlıkları üzerinden birey inşasını şekillendiren, tepki reflekslerini körelten bir kültürel-psikopolitik rejim inşasıdır bu aynı zamanda.
Karbonhidrat tüketiminde aşırı artış, Türkiye’de sadece bir beslenme tercihi değil aynı zamanda ekonomik zorunluluk, kültürel hafıza, endüstriyel yönlendirme ve politik stratejinin kesişiminde şekilleniyor. Bu yüzden fazla karbonhidrat tüketimi, yalnızca bireysel sağlık değil, aynı zamanda sınıfsal, kültürel ve siyasal bir mesele haline gelmiş durumda.
Çünkü insan ne yerse sadece o olmaz; nasıl yedirilirse, öyle düşünür, öyle susar ya da öyle itiraz eder. Aynı siyasal ya da toplumsal travmalara karşı, protein toplumu direnç üretirken, karbonhidrat toplumu hızla sindirip unutmayı seçer.
Etli çiğ köfteden etsiz çiğ köfteye geçiş, bir lezzet tercihinden öte proteini terk ve bir o kadar da karbonhidrat toplumu olmanın tarihidir.
Bedeni şekillendirenin yalnızca gıda değil, aynı zamanda hakikat karşısındaki duruş olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ve ne yediğimiz biyolojik olarak bu duruşu belirliyor.
Protein, bedenin yapı taşıdır. Kasları, bağışıklığı, iyileşmeyi sağlar.
Protein toplumu da katmanlı, dirençli, kendini onarabilen bir toplumdur. Tarihiyle barışıktır ama onu mitleştirmez. Üretimin zaman istediğini bilir, hızlı sonuç değil, sürdürülebilir yapılar hedefler. Bu toplumda zamanın ritmi, tarla sürerken bekleyen, fermente ederken sabreden, haberleri okurken düşünen bir ritimdir.
Karbonhidrat ise çabuk enerji verir, ama çabuk da düşürür. Tıpkı karbonhidrat toplumu gibi: Sürekli dopamin isteyen bir zihinsel metabolizma üretir. Geleneksel olanı ‘sunum’ olarak paketler ama özünü terk eder: Baklava aromalı çikolata, etsiz çiğ köfte gibi. Bu toplumda birey, artık özne değil, bir algı aktörü, bir “etkileşim performansçısı”dır. Hızın ve hazzın kıskacında, yalnızlıktan kaçarken daha derin bir yalnızlığa düşer. Aynen açlık krizlerinde kaçamak tatlı, çikolata tüketen bireyler gibi.
Protein toplumu, zamanla pişen bir çorbadır; içinde emek, sabır, tarih ve umut vardır. Karbonhidrat toplumu ise mikrodalgada ısıtılmış bir şekerlemedir; dışı parlak, içi boş, ama ağızda hemen dağılan bir illüzyon.
Karbonhidrat toplumunda insanlar artık düşünsel ya da estetik bir açlıkla değil, şeker krizleri gibi bilgi krizleri yaşar. Sürekli “yeni içerik”, “yeni haber”, “yeni uyarıcı” peşindedir. Bu toplumda birey, bilgiyle beslenmek yerine bilgiye şeker gibi saldırır.
Karbonhidrat, ucuz ve kâr getirici bir içeriktir. Kapitalist sistem, üretim araçlarını elinde bulunduranların, emekçilere karbonhidrat dayatmasının tarihidir. Tahıl sübvansiyonları, mısır şurubu üretimi, şeker lobileri, buğday bazlı beslenme biçimi gibi politikalar, yalnızca tarımı değil, toplumu da biçimlendirir.
Hasılı, karbonhidrat toplumu bir çöküş estetiğidir. Protein toplumu ise dirençli bir medeniyet tahayyülü. Biri anlık doygunluk, diğeri uzun vadeli varoluş arar. Biri “hızın estetiğini”, diğeri “yavaşlığın erdemini”yüceltir.
Karbonhidrat toplumunun hukuk sisteminde, tatlı ambalajlı cezalar vardır ama besleyici adalet yoktur. Giderek savcı, adaletin izini süren değil, hızlı algı yaratan bir ‘senariste’ dönüşür. Hakim, hukuku tartan değil, gösteriyi yöneten bir sahne kurgucusudur artık. Avukat ise, savunma yapan değil, çoğu zaman sadece prosedürü tamamlayan bir figüran haline gelir. Yargı, hakikati değil, sindirmesi kolay kararları üretir; adalet artık şekerli, ama besinsizdir.
Siyasi tutuklamalar ilk gün sosyal medyada dolaşır, birkaç saat içinde yerini başka bir “gündem tatlısı”na bırakır. Gerçeklik, tıpkı şeker gibi geçici bir enerji sunar ama ardından bir düşüş yaşanır.
“Belediye başkanları tutuklandı mı? Hangi partidendi? Hangi suçtan? Neyse, bak Dubai çikolatası yine trend olmuş…”
Karbonhidrat toplumunda birey, artık siyasal yurttaş değil, haz arayan, huzursuzluk istemeyen, konforlu tüketicidir. Tutuklamalar huzursuzluk vericidir. Bu yüzden kişi ya sessiz kalır, ya da “Onlar da yolsuzluk yapmıştır, tutuklansın tabii” diyerek haz etiğini korur. Böylece siyasal zulüm, kendi kurbanları tarafından bile estetikleştirilerek rıza üretir.
Yargısal süreçlerin medyada “yolsuzluk operasyonu”, “terörle mücadele” gibi başlıklarla servis edilmesi, topluma şekerli ve basit anlatılar sunar. Gerçek karmaşıktır; karbonhidrat toplumunun zihni ise sadeleştirilmiş anlatılara açıktır.
“Belediye başkanı mı tutuklandı? Demek bir şeyler yapmış… Yoksa neden alsınlar?” Bu söylem, eleştirel düşünce yerine şüpheci rıza üretir. Devlet artık haklı değildir; ama haklıymış gibi görünmesi yeterlidir.
Karbonhidrat toplumu, politik acıyı tatlıya batırarak sunar. Tutuklama haberi, bir baklava çikolata videosunun ardından izlenebilir hale gelir.
Hasılı giderek gıda tüketiminde karbonhidrata hapsedilen toplumların beyni ve metabolizmaları dönüşürken, toplumsal konumlanışı da paralel bir izlekte yol alır.
Çözümü ne derseniz, hekim bakışı ile bugün yalnızca beslenmede değil, düşünmede de proteini artırma zamanı geldi diyebilirim: Sofrada ve yaşamın her alanında hızlı doyuran karbonhidratlara ve tutumlara değil, direnç ve onarım sağlayan değerlere ihtiyacımız var.
Bu bağlamda muhalefetin yerel yönetimlerde askıda ekmek uygulamasını yani karbonhidratlı dayanışmasını da bir yerlere not etmekte yarar var.
Sağlıcakla kalın.
DİPNOT: Bu yazıda kullanılan biyolojik metaforlar, toplumsal süreçleri anlamaya yönelik sembolik çerçevelerdir. Ancak bu tür betimlemelerin indirgemeciliğe ve normatif yargılara yol açma riski bulunduğunun farkındayım. Bu bağlamda güç ilişkileri ve toplumsal çeşitlilik vb belirleyici dinamikleri göz ardı etmemek bu yaklaşımın etik sınırıdır.
https://www.evrensel.net/yazi/97266/karbonhidrat-toplumunda-yargisal-gosteri-ve-toplumsal-riza














