1986’da işe başladığımda şimdiki Konak Belediyesi’nin adı Merkez İlçe Belediyesiydi ve başkan da Süha Baykal’dı.
Ben genç bir belediyeci olarak heyecanla çalışıyordum.
Görevlerimden biri de her sabah gazeteleri okuyup belediyeyi ilgilendiren haberleri dosyalamak ve başkana sunmaktı.
Böylece başkan her şeyden haberdar oluyordu.
***
Geçen gün kütüphanemde İslam Çupi’nin “Hey Gidi İstanbul”1 kitabını görünce bir dostu görmüş gibi içimi sevinç kapladı.
Çünkü o belediye haberlerine şimdi bu kitapta yer alan pek çok yazıyı kesip eklediğimi anımsadım.
Milliyet’te çıkan o yazılarda müthiş bir İstanbul sevgisi vardı.
Çupi doğma büyüme İstanbullu olduğu için çocukluğunun geçtiği zamanlarla 1990’lı yıllarda İstanbul’un vardığı hâli karşılaştırıp aradaki hazin farkı edebiyat tadı içinde yazılarında yansıtıyordu.

***
O yazılarda neler yoktu ki?
İstanbul’un mimarisi, artık eski tadı kalmamış sebzeleri, yolda birbirini görünce selam veren mahalle kültürünün yerini almış olan sonradan görme kaba-saba şeyler…
Gazetelerin değişimi; o güzelim Bab-ı Âli’nin “medya tower”lara taşınması…
Daha bunlara eklenecek onca şey…
Peki, ben niye İstanbul’un dertleriyle dertlenen bir gazetecinin yazılarını kesip başkanın dikkatine sunuyordum ki?
Herhalde aynı sorunların İzmir için de geçerli olabileceği gerçeğini başkana hatırlamak için olsa gerekti.
O zaman daha gençtim ve kentlerin bu değişimi üzerine ilgim bugün olduğu kadar yoğundu.
Başkan bunları dikkate aldı mı, onu bilemiyorum ama bugün de olsa aynı şeyi yapar mıydım?
Herhalde yapardım.
***
Hazır söz İslam Çupi’den açılmışken onun İstanbul’una şöyle bir bakalım:
O; İstanbul’un doğal, 1950’li yıllarındaki güzelliğine vurulmuş.
Yapılan yolların Anadolu’yu İstanbul’a taşıdığı, Boğaz köprülerinin bu altın şehri her açıdan bozduğu, Menderes’in İstanbul’a imar katliamlarıyla ihanet ettiği Çupi’nin saptamaları arasında.
O yüzden, “…Her ağaç devrilişine, İstanbul’da bir kurban kesiliyormuşçasına ağladım, ben…” diyebiliyor.
“İstanbul’u, 50 yıl önce, 100 yıl önce olduğu gibi; doğa dokusu, tarih dokusu, eski mahalle estetiği ve denizle toprağın birbirlerinin elini tuttuğu antik bir heykel olarak bırakmak mı doğruydu yoksa “medya towers”lar ve gökdelenlerden kurulu bir feza şehri yapmak mı?”
Şimdi 20 milyonluk bu ‘feza’ şehri Çupi’nin öngörülerini ne kadar da doğruluyor.
Oysa her şey kendi gelişim seyri içinde gelişebilseydi belki de pek çok şey bu kadar hoyratça yaşanmayacak, belki de bunca şikâyeti, serzenişi kâğıda dökmeyecektik.
Her neyse…
***
Çupi sonuçta bir gazeteci.
O soruna da değiniyor.
Basının birden yüksek katlı gökdelenlere taşınmasına anlam veremiyor.
“Kırk katlı, elli katlı bir heyulanın en tepesinde, maaşı itibarlı, sekreteri kısa etekli, bir eli neskafede, öteki havyar çanağında” olacağına “…İstanbul kaldırımında bir sandık limonun arkasındaki patron olarak bağırmayı yeğlerdim.” diyebiliyor.
Çupi’nin bu saptamalarına kim itiraz edebilir ki!
***
Çupi, bilindiği gibi uzun yıllar Milliyet’in spor müdürlüğünü yapan Namık Sevik’in davetiyle bu gazetede ömrünün sonuna kadar yazmıştı.
Sporu konu alan bu yazılar, sporun kendi içindeki kısır tartışmaların yerine çoğu zaman şehrin sorunlarına bir sosyolog gibi bakabilen edebiyat yazıları gibi de okunabiliyordu.

Dolayısıyla spor yazıları yanına; İstanbul’un tramvayı da Taksim’deki bir cadde de Beyoğlu’un ara sokakları da kolayca giriyordu.
Hepsi onun ilgi alanındaydı.
***
1986’da çalışmaya başladığım belediyede ilk belediye başkanım, kendisinden çok şey öğrendiğim Süha Baykal’dı. Onu 2013’te sonsuzluğa uğurladığımızda iyi bir gazetecinin ve belediye başkanının bu dünyadan ayrıldığı herkes tarafından kabul görmüştü.
Baykal, belediye başkanlığının ilk yıllarında İzmir’deki spor kulüplerini birleştirip güçlü bir tek takım oluşturmayı hedeflemişti.
Bunun için günlerce Altay, Göztepe, İzmirspor takımlarının başkanlarıyla görüşmüş ama İzmir takımlarının semtlere dayanan bir yapıya sahip olmaları bu işin olumlu sonuçlanmasına mâni olmuştu.
Galiba bu dönemde Çupi’den epey yazı kesmiş olmalıyım.
***
Çupi, ustası Namık Sevik’in ölümü üzerine 1996’da kaleme aldığı yazıda, “…21 Ağustos’ta birlikte geleceğiz Çakaldağı Mezarlığı’ndaki sizin eve Namık Abi.
Bizi nasıl karşılayacaksın, bilmiyoruz…
Belki öfkeli, belki biraz kırık (…)
Şikâyet edeceksin bizi… Belki Tanrı’ya, belki ondan öte bir makama…
‘Ne yaptınız İstanbul’ a?’ diyeceksin… Oradan atlayacaksın basına…
‘Bu kadar yalan dolan, bu kadar mübalağa ve tezvirat, hocanız kim oldu ki evladım?’
Cevap vermeyeceğiz, yüzümüze mahcubiyet denen kırmızının en belirgin tonu oturacak; sana değil, toprağa bakacağız, birlikte.” diyecekti.
‘Şehirlerin de insanlar gibi sonbaharları vardır.’ diyerek İstanbul’u sonbaharını yaşayan hüzünlü bir güzelliğe benzeten İslam Çupi işte böyle bir şehir tutkunu.
Tıpkı Tarık Dursun’un İzmir sevgisi gibi onunki de.
***
Yazıyı bitirirken hüzünle belirtelim, kentlerine tutkun bu üç güzel insan da aramızda değil ne yazık ki…
Ne iyi ki onlardan çok şey öğrenme olanağı yakalayanlardanım.
Üçüne de rahmet diliyorum…
……………….
1 Hey Gidi İstanbul, İslam Çupi, anı, İş Kültür Yayınları, 2. Baskı: 2023, 296s., İstanbul
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/25397206/salim-cetin/suha-baykaldan-islam-cupiye














