FOTOĞRAF KARELERİYLE
HAYATI YENİDEN KEŞFETMEK
Bir Anadolu çocuğunun hayatına dair bir hikaye başlasaydı, belki şu satırlarla açılırdı.
Sivas’ta, Malatya’da, toprak kokusunun ve sessiz dağların arasında doğmuştu. O küçük beden daha sonra Mersin’in sıcak rüzgarlarına, Urfa’nın tarihi gölgelerine, Bursa’nın yeşiline taşındı; çocukluk ve gençliğin ilk filizleri bu topraklarda, her şehrin bıraktığı izlerle serpildi.
Bir sabah Ankara’nın karlı sokaklarında buldu kendini. 68’lerin çalkantılı günlerinde, Hacettepe’nin sıralarında, hayallerle, ideallerle dolu bir öğrenciydi. O dönemlerin heyecanı kanını kaynatıyor, 12 Mart günlerinin gölgesi altında bile bu tutkusunu kaybetmiyordu. 70’lerin ortalarına doğru yeni bir hayata adım attı; iş, evlilik, umut dolu bir başlangıç. Derken hayat ona bir hediye sundu: güzel bir kız çocuğu. O minicik el, hayata dair umutlarını pekiştirmişti. Ama kaderin cilvesiyle, bir gün Stuttgart’a, sonra yeniden Ankara’ya dönmek zorunda kaldı; bu kez Köy-Koop’ta kırsal değişimin, umut dolu projelerin parçasıydı. Hayat, 1980’e kadar onu başka başka yollara sürükledi.
Eylül 1980 geldiğinde, her şey değişmişti. Bir dönemin coşkusu, umutları sanki yerle bir olmuştu; hayat, ekonomik ve fiziksel bir ağırlıkla onu eziyordu. O yıllardan sonra her türlü işe başvurdu; ticaret yaptı, battı, yeni iş kollarına savruldu. 90’lar geldiğinde kızı büyümüş, genç bir kadına dönüşmüştü. Kendisi olgunlaşmış mıydı, bunu hâlâ bilmiyordu.
2000’lere geldiğinde, içindeki boşluk derinleşmeye başlamıştı; hayat, hesaplanamaz bir çizgi gibi akıp gidiyordu ve o, bu akışa yön veremiyordu. İşten elini eteğini çekti, tembellik hakkını kullanarak kendini emekliye ayırdı. Sadece en sevdiği dostlarını, ailesini yanında tutmaya gayret etti. Torun sevgisi, kalbine yeni bir sıcaklık kattı.
İşte bu süreçte, gençliğinin en güzel anılarına, fotoğrafa yeniden sarıldı. Lise yıllarında başlayan bu tutku, üniversite yıllarında derinleşmişti; karanlık odanın içinde, eski model makinelerle sayarak pozladığı o anlar, hatıralarında capcanlıydı.
Her şey değişmişti; dijital çağın parıltılı ekranları onu bekliyordu. Şimdi piksellerin dünyasına adım atmıştı; fakat hala her pikselin arkasında, hatıralarını film üzerinde pozladığı günlerin izlerini görüyordu. O günlerde, bir kareyi sabırla yakalamak, ışığın hüzmesini dakikalarca beklemek ve her kareye o anın özünü katmak vardı. Dijital makinelerin hızlı temposuna rağmen, içindeki fotoğrafçı, hala her karede anların duygusunu arıyordu. Krokus agrandizörüyle, ellerinin kokusuna sinen fotoğraf kağıtlarıyla büyüdüğü o eski anlara, belki de bilinçaltında hep dönüyordu.
Ve sonunda Ömer Zafer Göktürk , Datça’nın huzur dolu mavi sularına ve zeytin ağaçlarının gölgesine sığındı. Burada, fotoğraf karelerinde hayatı yeniden keşfederek, anılarına yeni bir yuva buldu. Bu yuvanın yapı taşları ekran, vizör, objektif, diyafram, alan derinliği, pozlama süresi ve netlemeydi. Artık her kare, hayatı anlamlandırmak için yeni bir çerçeve, yeni bir perspektif, onun hikayesinin sessiz tanıklarıydı.
(Yarın Faik Ertener )














