DATÇA RÜZGARINDA
CHE’NİN SÖZÜ YANKILANDI
Datça’nın dingin sokaklarında, rüzgarın notaları taşlara çarparken bir adam yürüyordu. Üzerinde yılların izlerini taşıyan eski bir ceket, yüzünde ise sahnelerde, ışıkların altında biriktirdiği bir bilgenin derin bakışları vardı.
Faik Ertener ’di bu adam; tiyatro dünyasında “hocaların hocası” olarak bilinen, oyunculuğun ve sahnenin en derin sırlarını gençlere aktarmaktan bıkmayan usta.
Sahne ışıklarının yerini artık güneşin yumuşak sıcaklığına bıraktığı bu kıyı kasabasında, Faik Ertener’in geçmişi adeta bir hayalet gibi peşindeydi. Yönettiği onlarca oyun, yurtdışında aldığı ödüller, bir dönemin başrejisörü olarak devlet tiyatrolarına kattıkları, hepsi geçmişte kalmıştı belki ama yüreğindeki ateş hiç sönmemişti.
Bir devrim ateşi, yıllar sonra da olsa onu yeni bir yolculuğa sürüklemişti.
Emekli olup Datça’ya yerleştiğinde huzuru bulduğunu sanmıştı.
Ama geceleri yıldızların altında o hep aynı soruyu düşünürdü: Sanatın gerçekten anlatması gereken neydi?
Neden bunca yıl sahnelerde devrimleri, halkları, özgürlüğü dile getirmişti? İşte bu sorular onu sonunda bir oyun yazmaya itmişti. Ve yazdığı oyun, bugüne dek hiç kimsenin sahneye cesaret edemediği bir hikaye olmuştu: “Bir Devrimin Hikayesi; CHE.”
Küba’nın yüzyıllardır süregelen özgürlük mücadelesi, devrim ateşi ve Che’nin kararlılığı.
Faik Ertener, bu hikayeyi yazarken yüreğinde Che’nin o sarsılmaz inancını hissetmişti. Satırlar ilerledikçe, Che’nin sesi adeta kulağında yankılanıyor, onun özgürlük arzusunu her satıra döküyordu. Bu hikaye, sadece bir adamın değil, bir halkın özgürlük haykırışıydı. Ama Faik Ertener biliyordu, bu oyun sadece bir gösteriden ibaret olmayacaktı. Bu, cesaret isteyen, doğruları her şeye rağmen sahneye koymaya niyetli olanların hikayesiydi.
Yıl 2019’du; oyununu tamamladığında, onu Ulusal Oyun Yazma Yarışması’na gönderdi. Ve birincilik ödülü kazandığında, yüreğinde hâlâ genç bir sanatçının gururuyla dolmuştu. Ama ne acıdır ki, bu büyük ödüle rağmen, hiçbir tiyatro bu oyunu sahneye koymaya cesaret edemedi.
Bu, onun için hem üzücü hem de düşündürücüydü. Her satırına, her sözüne devrim ruhunu koyduğu bu oyun, bir sahnenin ışığına kavuşmak için hâlâ bekliyordu.
Yıllar sonra bir akşamüstü, Datça’nın bir kayalık tepesinde, denize doğru bakarken kendi kendine mırıldandı: “Belki de zaman henüz gelmemiştir. Devrimlerin bile bazen sabra ihtiyacı vardır.”
Denizin tuzlu rüzgarı yüzüne vururken, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Çünkü biliyordu; yazdığı oyun, devrim ve özgürlük ateşi bir gün sahnede yanacaktı. Belki bugünün değil ama yarının izleyicilerine o devrimin ateşini fısıldayacaktı.
O an, Datça’nın rüzgarında Che’nin sesi yankılandı sanki: “Özgürlük asla unutmaz; sahneler, onu dile getirmekten korkanların değil, onu yüreğinde hissedenlerin cesaretiyle aydınlanır.”
(Yarın Kâmil Erdem)














