Bir zamanlar bir adam vardı. Adı Selus’tu. Trakya topraklarında bir kent kurdu. Rivayet odur ki, bu kent suya yakın ama düşünceye daha yakın olsun istemişti. Selymbria adını verdiği bu kentte, taşlar yerine kelimelerle örmüştü surları. Çünkü inanıyordu. “Kenti koruyan en güçlü duvar, özgür düşüncedir.”

Aradan binlerce yıl geçti. Selymbria, Silivri oldu.
Deniz hâlâ orada.Rüzgar hâlâ o kıyılardan esiyor.Ama kelimeler susturuldu.Kentte dev bir beton yığıldı.Adı cezaevi ama kendisi bir fikir mezarlığı. .Bugün Selus’un kurduğu o kentte, her görüşten yüzlerce muhalif insan zincir altında.
Gazeteciler, öğrenciler, öğretmenler, avukatlar, siyasetçiler, hak savunucuları… Birbirlerini belki hiç tanımayan, belki de fikirleri örtüşmeyen insanlar aynı çığlıkta birleşiyor. “Düşünce suç değildir!”
Silivri, artık sadece bir cezaevi değil.
Silivri, bir çağın aynası.Hapsedilen sadece insanlar değil,aydınlık, hakikat, umut, cesaret ve özgür düşünce de o parmaklıkların ardında.
Ama tarih unutmaz. Zamana meydan okuyan her zindan, bir gün yıkılır.Ve en koyu karanlıkların ardındanbir özgürlük sabahı doğar.
Hatırla.Sokrates’in ölümü Platon’u,Mandela’nın hücresi bir halkı,Gramsci’nin karanlık zindanı devrimci düşünceyi,George Jackson’un ölümü ABD’de siyah özgürlük hareketini uyandırdı.
Şimdi de Demirtaş, Atalay, İmamoğlu gibi yüzlerce insana vurulan kelepçe bir milleti uyandırıyor. .O yüzden her ağıt, aynı zamanda bir çağrıdır.Bir fikri hapsetmek, onu öldürmez.Tam tersine, onu ölümsüz kılar.
Belki bir gün,Silivri’nin beton duvarları yerle bir olur da, altından Selus’un sesi çıkar.
“Ben bu kenti demirle değil, düşünceyle kurmuştum. Siz ne yaptınız?”

***
ANKARA’DA ZORBALIK; İŞÇİYE YUMRUK, BAYRAĞA TEKME
Bir ülkenin onuru, yalnızca savaş meydanlarında kazanılmaz. Bazen o onur, bir işçinin nasırlı elinde, bazen bir direniş çadırında, bazen de toprağa serili bir bayrakta saklıdır. Ama ne zaman ki bir ülkeyi yönetenler vicdanını kaybeder, işte o zaman kutsal olan her şey ayaklar altına alınır..
Ankara Altındağ’da yaşananlar, yalnızca bir çadırın dağıtılması ya da bir bayrağın tekmelenmesi değil. Bu, yöneticilerin ahlaki pusulasının şaşmasının trajik bir özeti. .
AKP’li belediye başkanı, maaşlarını alamadıkları için direnişe geçen işçilerin çadırını yıktı, sendika temsilcisini yumrukladı. Yardımcısı ise yerdeki Türk bayrağına tekme atarak, temsil ettiği makamın tüm sembolik meşruiyetini kendi ayağıyla çiğnedi..
Bir yöneticiyi, kendi halkına düşman eden şey nedir? Cevap, Aristoteles’in “erdem” dediği o unutulmuş kavramda saklı. Erdem, gücü olanın merhametli olmasını, yetki sahibi olanın adil kalmasını buyurur. Ama eğer erdemden kopulmuşsa, yönetim değil tahakküm olur. Yönetici değil zorba çıkar karşımıza. Ve zorba, kendini halkın efendisi sanır.

https://www.facebook.com/Pushmataha/videos/1609880929714115
***
YA SİZİ KORKUTAN ŞEYSADECE MUTLULUĞUMUZSA
Bir keresinde, bir çocuğa sordular.
– Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Çocuk cevap verdi.
– Mutlu olmak.
Bunu duyan öğretmeni dedi ki;
– Sen soruyu anlamamışsın.
Çocuk cevap verdi.
– Siz de hayatı anlamamışsınız.
Eduardo Galeano’nun anlatmak istediği bu çocuk, sadece bir çocuk değildir. O, gülmeye cesaret eden bireydir. Sistemin sorusuna sistem dışı bir yanıt verir. Ve öğretmen, bir müfredata, bir ideolojiye, bir iktidara bağlı temsilci olarak hemen düzeltir çocuğu.“Sen soruyu anlamamışsın.”
Aslında anlamayan ya da anlamak istemeyen, çocuğun yaşamı kavrayış biçiminden korkandır. Çocuk önce mutlu olmak istiyor. Ne mühendis, ne asker, ne yönetici. Onlar ikinci sırada, öncelik mutlulukta. Ama mutluluk sistem için tehlikelidir. Çünkü gerçekten mutlu bir birey tüketim döngüsüne bağımlı değildir. Çünkü umutlu bir birey, korkuya dayanarak yönetilemez. Gülmek, özgürlüğün yüz halidir. Bu yüzden otoriter rejimler mizaha savaş açar, bu yüzden diktatörlüklerin ilk susturduğu ses, kahkahadır. Toplum ise bu çocukla ne yapacağını bilemez. Büyümenin yarışmak, başarmak, sahip olmak ve itaat etmek anlamına geldiği bir kültürde “mutlu olmak” gereksiz bir sapmadır. Çünkü sistem, bireyin mutsuzluğu üzerine kuruludur. Ancak mutsuz birey, eksik hisseder. Ve eksik hisseden birey, sunulan çözümlere, tüketime, kariyer saplantısına, korkuyla gelen güvenliğe bağımlı hale gelir.
Galeano’nun öyküsündeki çocuk, bu zinciri kırar. Ve işte o anda, en küçük bir gülümseme, en sade bir cevap, en tehlikeli soruya dönüşür. “Ya sizi korkutan şey, sadece mutlu olmamızsa?
Bu soru sabahları toplumu aydınlatacak kadar sade, geceleri iktidarları uykusuz bırakacak kadar güçlü bir sorudur.















