Gazetecilik, hakikatin peşinde koşanların mesleğidir. Ancak bugün, kalemin sivriliğinden korkanlar, gerçeğin sesini susturmak için kelepçelerle, yasaklarla, baskılarla yollarına taş koymaya çalışıyor. Bir gazetecinin, yalnızca mesleğini yaptığı, düşüncesini dile getirdiği için ev hapsine mahkum edilmesi, hukukun adalet yerine korkuya hizmet ettiğinin kanıtı.
Özlem Gürses’in bileğine takılan bu kelepçe, sadece bir elektronik izleme cihazı değil; susturulmak istenen bir toplumun simgesidir. Bugün bir gazeteciye kelepçe takan sistem, yarın herkesin ifade özgürlüğünü hedef alır. Gazetecilerin bağımsızlığı, halkın doğru haber alma hakkıyla doğrudan bağlantılıdır. Eğer basın özgürlüğü kelepçelenirse, yalnızca gazeteciler değil, tüm toplum mahkum olur.
Ancak tarih gösteriyor ki, gerçek hiçbir zaman uzun süre hapsedilemez. Kelepçeler çözülür, susturulmak istenen sesler daha da güçlenerek yankılanır. Bu öyle bir yankıdır ki, fikirlere kelepçe ve pranga vurmak isteyenler o ses karşısında toz olur gider.
Çünkü hakikat, en ağır sansürü bile aşacak kadar güçlüdür.

***
Cebaliye, Gazze, 2025
Gökyüzü gri. Bombalanmış binaların isli duvarları arasında soğuk bir rüzgar esiyor. Sokakta, Filistinli bir aile akşam yemeğine oturmuş. Çadırların arasından yükselen duman, pişen yemeğin kokusuyla karışıyor.
Tam o sırada radyo cızırtılı bir şekilde anons yapıyor.
“Trump: Gazzeliler Gazze’yi terk etmeli!”

***
SANTORİNİLİ O GENÇ BALIKÇI
Güneşin ilk ışıkları Ege Denizi’ni boydan boya okşarken, genç bir balıkçı, Santorini’nin kayalık kıyısında sessizce ilerliyordu. Gün yeni başlıyor, gece boyunca dalgalarla dans eden denizin mırıldandığı hikayeler hâlâ havada yankılanıyordu. İnce bir rüzgar saçlarını karıştırırken, Santorini’nin taş döşeli sokaklarından kıyıya uzanan patikada çıplak ayaklarıyla yürüdü.
Adı Theristos olan bu genç adam, Santorini’de yaşayan herkes gibi denizle bir bağ kurmuştu. Deniz Minoslular için sadece bir geçim kaynağı değil, yaşamın ta kendisiydi. Geçmişteki büyükler, Poseidon’un gücünü ve denizin altındaki dünyanın sırlarını anlatan hikayelerle büyütmüşlerdi onu. Theristos, babasından kalma uzun ağını omzuna attı ve sabahın ilk saatlerinde limanın hemen ötesinde, sakin bir koyda kayığını denize indirdi.
Denizin derinliklerinden yansıyan mavi ve yeşil ışık oyunları arasında zaman kaybolmuş gibiydi. Theristos’un parmakları becerikli bir ustalıkla ağı topluyor, yakaladığı gümüş pullu balıklar, sabah güneşinde adeta birer mücevhere dönüşüyordu. Balıklarla dolu ağı kıyıya çekerken gözlerinde çocukça bir heyecan vardı. Bugün bol bereketli bir gündü.
Kıyıya döndüğünde, tuttuğu balıkları özenle iki demet halinde bir araya getirdi. Onları ellerinde taşırken, yakındaki bir kadının Theristos’a gülümseyerek el salladığını gördü. Kadın, onun günlük çalışmasını resmetmek isteyen bir sanatçıydı. Santorini’de, duvarlara hayatın renklerini yansıtan ustalar vardı ve Theristos’un balık tutan hali, onların tuvalleri için mükemmel bir sahneydi.
Theristos, elindeki balıkları evine götürmek için yoluna devam ederken, sanatçı onu dikkatle izliyordu. İnce fırça darbeleriyle Theristos’un genç ve enerjik bedenini, kaslarının gerilimini ve elindeki balıkların parıltısını duvara aktardı. Bu fresk, yalnızca Theristos’un bir gününü değil, Santorini’de Minos halkının denizle iç içe olan yaşamını, doğayla uyum içindeki sade varoluşunu anlatacaktı.
Yüzyıllar sonra, büyük bir patlama Santorini’yi küller altında bıraktı. Zaman durdu, yaşam sessizliğe büründü. Ama Theristos’un bir sabah denizden dönerken taşıdığı balıklar, freskteki o an, hiç kaybolmadı. Günümüze kadar korunan bu resim, bir halkın denize olan sevgisini, doğayla bütünleşmiş yaşamlarını anlatmaya devam etti.
Theristos artık bir isimden çok bir semboldü; yaşamın bereketini, doğanın gücünü ve insanoğlunun güzellik arayışını yansıtan bir figürdü. Fresk, yalnızca bir duvar resmi değil, binlerce yılın ötesinden seslenen bir hikayeydi.

(Görsel: Santorini’de küllerin altından çıkarılan Minoslu balıkçı freski. MÖ 1600-Ulusal Arkeoloji Müzesi , Atina )
***
KOPARMA, DALINDA KALSIN
Festival coşkusuyla Datça’ya gelecek sevgili dostlar,
Baharın müjdecisi badem ağaçları sizleri bembeyaz çiçekleriyle karşılayacak. Ancak bir ricamız var. Lütfen bu zarif dalları kırmayın. Çünkü her kırılan dal, sadece bir ağacın değil, doğanın ruhuna da zarar veriyor.
Unutmayın, bademin kırılganlığı güçsüzlüğünden değil, zarafetindendir. İncelikle var olan her şey gibi, o da nazik dokunuşları hak eder. Bir rüzgar esse tül gibi titreşiyor, sabahın ilk ışıklarında çiğ damlaları onu inci taneleriyle süsler.
Datça’nın esintisiyle dans eden bu dallar, sevgiyle bakıldığında ve korunduğunda asıl güzelliğini sergiler.
Gelin, bu büyülü coğrafyayı birlikte yaşatalım. Doğaya saygıyla yaklaşalım ki, yıllar sonra da bu eşsiz manzaranın tadını çıkarabilelim.















