Sabaha karşı yine operasyon sesiyle uyandık.
Bu kez hedefte İBB Genel Sekreter Yardımcısı Arif Gürkan Alpay, İSKİ Genel Müdürü Şafak Başa, İSKİ Genel Müdür Yardımcısı Begüm Çelikdelen ve toplamda 53 kişi vardı.
Suçlama listesi mi?
Klasikler… “Suç örgütü kurmak, yönetmek, üye olmak, ihaleye fesat karıştırmak, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık…”
Adeta kopyala yapıştır gibi bir iddianame şablonu.
Ama bu sabahı “özel” kılan başka bir detay var.
Gözaltına alınanların ortak noktası İSKİ.
Ve İSKİ, kısa süre önce iktidar yandaşlarını çok “rahatsız edici” bir şey yaptı.
Kanal İstanbul güzergahındaki, mahkeme kararına rağmen dikilen TOKİ şantiyesine, Su Havzalarını Koruma Yönetmeliği’ni hatırlatıp yıkım tebligatı gönderdi.
Üstelik bu tebligatta açık açık şunları yazdı.
“25 Mayıs 2025’e kadar yapıyı kaldırmazsanız, biz yıkarız. Ücreti de siz ödersiniz.”
Ve ne hikmetse, tam bu hamleden sonra, sabaha karşı operasyon düğmesine basıldı.
Ne tesadüf ama!
“Bu kadar da olmaz” denilecek cinsten.
Diyelim ki, tesadüf. Yine de bazı soruların cevap bulması gerekiyor.
Kamu kaynaklarını korumaya çalışan kurumlar mı örgüt sayılıyor?
Su havzalarını korumak mı yoksa kaçak yapılaşmaya göz yummak mı suç oldu?
Mahkeme kararları mı yoksa siyasi projeler mi öncelikli?
Cevapları bilmiyoruz.
Ama şu endişemiz var.
Bu sabah sadece 53 kişinin değil, hukukun, vicdanın ve suyun sesi de mi susturulmaya çalışıldı?

***
BU HESAP SORULUR!
Bir ülkenin basını, yalnızca özgürlüklerle değil, ekmekle de sınanır. Bugünlerde muhalif medyanın elindeki kalem kuruyor. Çünkü birileri muslukları yalnızca “yandaş bahçelere” açıyor.
Mesela Vakıfbank…
Bu ülkenin kamu bankası.
Adı üstünde: “Kamu”… Yani hepimizin…
Ancak üç yılda 1.5 milyar lirayı bulan reklam ve tanıtım harcamalarını yalnızca iktidara yakın gazetelere, televizyonlara ve medya gruplarına dağıtmış. Peki Halk TV?
Yok.
TELE1?
Yok.
Now Haber?
Yok.
KRT?
Yok.
Sözcü, Cumhuriyet, Evrensel?
Yok, Yok, Yok…
Onlara bu pastadan bir kırıntı bile yok.
İnsan ister istemez soruyor.
Siz yalnızca iktidara oy verenlerin bankası mısınız?
Yoksa bu ülkenin her yurttaşının mı?
Kamu bankası demek, partilerüstü olmak demektir. Reklam bütçesi, bir hükümetin propaganda fonu değil, kamuya ait bir kaynak olarak tüm yurttaşlara eşit mesafede kullanılmalıdır. Ama gelin görün ki, bugünün Türkiye’sinde reklam bile taraf seçiyor. Kredi faizi kadar reyting ölçülüyor. Tirajdan çok saraydan gelen telefon dikkate alınıyor.
Ve biz bir şey daha öğreniyoruz bu tabloda, iktidar için muhalif medya, yalnızca susturulacak değil, aynı zamanda aç bırakılacak olandır.
Sesini kısmadığın gazeteyi, reklamını keserek susturursun.
Kamerayı kapatamazsan, ekranı karartmak için cüzdanı kapatırsın.
Ama unutulmamalı.
Gerçek gazetecilik, bazen yoksullukla, bazen tehditlerle, bazen de ilan ambargolarıyla sınanır.
Ve yine de susmaz.
Çünkü o kalem, banka reklamlarıyla değil, vicdanla yazar.
Devletin gücünü reklam ajansına çevirmeye çalışanlara ise bir hatırlatma.
Demokrasi, yalnızca oyla değil, bilgiyle yaşar.
Ve eğer siz bilginin kaynaklarını kurutursanız, o ülkede yalnızca propaganda yeşerir.
Ama unutmayın…
Propaganda, bir halkı ancak kandırabilir.
İkna edemez.
Seçimde hesap sorulur.

***
KAYIP ZAMANLAR KENTİNDE VEDAT TÜRKALİ’YE AĞIT
22 yılım geçti bu kentte. Dile kolay değil, tam 22 yıl…
Ortalama bir insan ömrünün üçte biri.
Birlikte yaşadık, birlikte yaşlandık.
Aynı havayı soluduk. Üzüntüleri, sevinçleri birlikte paylaştık.
Zaman içinde benim saçlarım döküldü, onun ağaçları söküldü.
Ben olgunlaştım, o betonlaştı.
Benim dostlarım çoğaldı, o kalabalıklaştı.
Ve kalabalıklaştıkça yozlaştı.
Her gün talan ettiler gözümün önünde…
Soydular, yağmaladılar.
Her gün tecavüz ettiler, milyonların gözü önünde.
Üstelik milyonların oylarıyla.
Bir zamanlar tanrıların gözettiği bir yarımadada doğmuştu İstanbul.
Adı önce Byzantion’du, sonra Konstantinopolis oldu.
Bir gül kadar narin, bir kılıç kadar keskin, zamanın ve kaderin tam ortasında, yedi tepeli bir rüya gibiydi.
Ayasofya’nın kubbesinde Tanrı’nın soluğu, Sultanahmet’in minaresinde Allah’ın hükmü, Haliç’in suyunda mitlerin yankısı vardı.
Her sokak bir efsane anlatır, her taş bir destanı fısıldardı.
Ama artık gökyüzü tanrılara değil, vinçlere ait.
İnsanoğlu, Prometheus’un çaldığı ateşi harca kattı,
Sisyphos’un kayasını beton bloklara dönüştürdü.
Her sabah yeniden inşa edilen, her akşam yeniden çürüyen bu kuleler, Zeus’un gazabını değil, Nemesis’in adaletini çağırır oldu.
Her yükselen bina, doğanın terazisinden bir tuğla daha eksiltti.
Bu, doğaya karşı bir kibir değilse, nedir?
Fotoğraflardaki bu yeni şehir, tufandan sonra yeniden doğan bir medeniyet değil, tufanı getirenlerin kendi elleriyle ördüğü cehennemdir.
İkarus’un kanatlarını eritmiş güneşe benzer bu manzara.
Yükselirken yanıyor, yandıkça yükseliyor.
Platon’un mağarasından çıkıp gölgeye âşık olmuş bir uygarlık gibi ışığı unutan, sadece yansımasını seven bir topluluk…
Bu kent, artık bir masal anlatmıyor.
Bu kent, bir ağıt mırıldanıyor.
“Ey Lale Devri’nin incelikli şehirleri,
Nereye gitti sizdeki zarafet?
Ey divan şiirinin metaforlarına sığınan minare gölgeleri,
Kim sürdü sizi bu beton zindanına?”
Artık Galata’da Hestia’nın ocağı sönmüş, yerine dijital asansör düğmeleri konmuş.
Artemis ormanı terk etmiş, Afrodit ise vitrinlere hapsedilmiş.
Kentin ruhu, Dionysos’un ayinlerinden değil, AVM müziklerinden ibaret.
Hermes bile yolları şaşırır bu karmaşada.
Çünkü yollar, artık yürümek için değil, satmak, almak ve daha çok tüketmek için çizilmiş.
Kuşlar artık Galata’da değil, kule vinçlerinde konaklıyor.
Rüzgâr Boğaz’dan değil, klimaların arkasından esiyor.
Ve İstanbul, artık bir imparatorluğun kalbi değil;
bir rant haritasının koordinatlarıdır.
Ama hâlâ, sorumluluğun ağır sessizliğinde yanar bir çift göz.
Ve hâlâ birileri kalemini, mahzenlerde gömülü yoldaşlar adına oynatır.
O zaman yükselir bir ses, geçmişin ve geleceğin ortak hafızasından…
Vedat Türkali’nin dizelerinde yankılanır vicdan.
“Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
Onların kemik yalayan dostları
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entelektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
İpek şiltelerin istakozların
ve ahmak selameti için
Hakkında idam hükümleri verilir
Haktan bahseden namuslu insanları
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar
Karanlık mahzenlerinde şehrin
Cellatlara gün doğdu
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez
Haramiler kesmiş sokak başlarını
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde”















