Sağlık ve emeklilik güvencesi, tıpkı derinlerde gizlenmiş bir obruk gibi; bazen yüzeyde sağlam görünür, ama altındaki boşluk bir gün ansızın çökebilir.
Bu boşluk, yıllar önce hükümetin dilinde Tamamlayıcı Sağlık Sigortası (TSS) olarak adlandırılıyordu. Bugün ise yeni bir evreye geçilerek buna Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) eklendi.
Başlık adları çoğalsa da mantık aynı: Devletin güvence altına alması gereken hakların bedelini yurttaşın cebinden karşılamasını beklemek. Evrensel hakların teknik bir ürün ve finansal bir mesele gibi sunulması, bu hakların özünde barındırdığı felsefi, etik ve insani bakışı görünmez kılıyor.
Emeklilik ve sağlık, piyasanın pazarladığı bir ürün değil, yurttaşın doğuştan gelen hakkıdır. “Tamamlayıcı sigorta” denilerek hak, piyasa aracına dönüşür; yurttaş artık hak sahibi değil, müşteri olur. Oysa sosyal haklar, en zayıfı koruyarak anlam kazanır.
Sosyal güvenlik, bireylerin kendi kaderiyle baş başa kalmadığı, herkesin herkes için ödediği bir dayanışma havuzudur. “Primini öde, riskini satın al” anlayışı, bu havuzu çökertebilir; prim ödeyemeyenler görünmezleşir, düşük prim ödeyebilenler değersizleşir ve hasılı piyasa mantığı en savunmasızları dışlar.
Kamusal sistem geri çekildiğinde yalnızca piyasa değil, dini cemaatler ve vakıflar da boşluğu doldurur. Müslüman Kardeşler’den Gülen hareketine, Pakistan’daki Cemaat-i İslami’den Malezya’daki kimi vakıflara kadar pek çok yapı, sağlık ve sosyal hizmet yatırımlarını yalnızca “hayır” değil, taraftar ve meşruiyet kazanma aracı olarak kullanmıştır.
Bu durum iki temel riski ortaya çıkarır:
-Sosyal güvenlik, yurttaşın eşit hakkı olmaktan çıkar, cemaat veya şirketin lütfuna dönüşür.
-Sağlık ve emeklilik gibi yaşamsal ihtiyaçlar, örgütsel aidiyet üzerinden dağıtılır; yurttaş devlete değil, cemaate borçlu hisseder.
1980’lerden itibaren esen neoliberal rüzgar, sosyal devleti “yük” olarak damgaladı; sosyal güvenlik yurttaşın hakkını piyasanın riskine bıraktı. Şili’den ABD’ye, fonlar eridiğinde yurttaşların elinde yalnızca boş bir kağıt kaldı. Türkiye’de TES, bu rüzgarın yeni durağıdır.
Gelecek yıl devreye girmesi planlanan tamamlayıcı emeklilik sistemi (TES), milyonlarca çalışanı doğrudan ilgilendiriyor.
Türkiye’de emekli aylıkları uzun yıllar prim ödemelerine rağmen çoğu zaman asgari ücretin altında kalıyor; net asgari ücret temmuz 2025’te 22 bin TL, açlık sınırı ise 26 bin TL’nin üzerinde.
Çalışanlardan maaşlarının yüzde 9’u, işverenlerden yüzde 11’i kesiliyor; toplamda yüzde 20 prim ödeniyor. TES ile çalışanların maaşlarından yapılacak ek kesintilerle oluşturulacak fon, teknik olarak ek gelir sağlasa da uzmanlar, bunun “Emeklilik hakkını güçlendirmek yerine mevcut gelirlerden özel fonlara kaynak aktarılması riski taşıdığını” vurguluyor.
Emeklilik, ömrün sonbaharında güvenli bir liman olmalıydı. Ama şimdi liman yerine dalgalı deniz, güvence yerine piyasa dalgaları, hak yerine risk konuşuluyor. Bir toplumun vicdanı, yaşlılarının huzuruyla ölçülür. Vicdan, bir yatırım aracına indirgenemez.
Konya’daki obruklar gibi, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin görünmeyen boşlukları da kendini göstermeye başladı: Dün tamamlayıcı sağlık sigortası (TSS) bugün tamamlayıcı emeklilik sigortası (TES)…
İhtiyacımız yerel ve ulus ötesi özel şirketlerin tamamlayıcı sağlık ve emeklilik sigortaları ya da dini cemaatlerin sağlık ve sigortacılık faaliyetleri üzerinden örgütlenmesi değil, tamamlanması gereken adaletin ta kendisidir.
Ve bu onarıcı adaletin temininde barış olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Ülkemizde çatışmalı süreçlerin, sağlık ve sosyal güvenlik kurumlarına ekstra mali yük getirdiğini unutmamalıyız. O yüzden barış, yalnızca toplumsal huzur için değil, sağlık ve emeklilik gibi temel hakların eşit ve güvenli bir şekilde sağlanabilmesi için de hayati önemdedir.
Sağlıcakla kalın.
Obruklar, tamamlanmamış haklar: Sağlık ve emeklilik – Zeki Gül – Evrensel














