Bir önceki bölümde 2009 yerel seçimleri sürecinde tanıklıklarımız ve gözlemlerimize yer verdik. Bazen arkadaşlarımız yorum yaparak katkı da yapıyorlar. Bu da benim bilmediğim detaylar anlamında metni zenginleştiriyor.
Adaylık sürecinde her ne kadar, ikameti Bornova’da değil gerekçesi kullanılsa da, bu gerçek bir mazeret değildi. Çünkü Bornova’ya yabancı ve ithal bir siyasetçi değildim. Nitekim iki en köklü ve büyük üniversitenin, Bornova’da yaşayan rektörleri de referans vermişti. Daha sonraki dönemlerde Konak’tan müracaat edip, Karşıyaka’ya aday yapılan Hüseyin Mutlu Akpınar veya Karşıyaka’dan müracaat edip de Narlıdere’den aday yapılan Ali Engin örnekleri ile hiç alakası yoktu benim aday adaylığımın. Esas dinamik, kim kimin adamı, kim kimi daha iyi kullanabilir meselesi idi.
İl Başkanı Kemal Karataş, Konak Belediye Başkanı olarak ilan edilmesine rağmen, kamu görevlilerinin son istifa tarihinden sonra da bir evraka imza attığı için adaylığı düşmüş ve yerine Hakan Tartan, aday ve başkan olmuştu.
Çiğli Belediye Başkanı Ensari Bulut ile siyasete girdiğim ilk günlerden itibaren tanışıyordum. Sanırım Selçuk Ayhan’ın il başkanlığı döneminde il yönetimindeydi. Yücel Özen ile peynir ticareti falan yapıyorlardı diye hatırlıyorum. Büyük marketlere peynir tedarik ediyorlardı galiba.
Ensari, başkan seçildikten bir süre sonra hastalandı. Beni telefonla arayıp görüşmek istediğini söyledi. Tedavi sürecinde, daha izole bir süreç için sanırım Balçova’daki İl Özel İdaresine ait tesislerde kalıyordu. Orada buluştuk.
Hocam sen bizim solcu, değerli bir arkadaşımızsın, Çigli’de bizimle birlikte olmanı isterim dedi. Beklemiyordum ama siyasetteki bunca vefasızlığa karşı, Ensari’nin bu tavrı hoşuma da gitmişti doğrusu. Bir görev tanımı yapamıyordu. Ama sen de bizimle ol, Çiğli’yi birlikte yönetelim diyordu.
Üzerine düşündüm biraz. Yasa uygundu, Başkan yardımcısı olarak bile görevlendirme mümkündü Üniversite Senatosu onaylarsa. Yarı zamanlı görevler de olabilirdi. Bürokratik değil, esnek bir görev olsun diye düşündüm. Danışmanlık olabilirdi. Ancak İlçe belediyelerinde danışmanlık görevi var mıydı bilmiyorum. Onun formülü bulunur dendi. O arada belediyeden böyle bir talep yazısı aldım ve Rektörlüğe ilettim. Karşılığında da görevlendirme izni alınmıştı.
Gidip Belediyede biraz gözlem yapmak istedim. Başkan yardımcılarının ikisi de yine aynı dönem ve il yönetiminden arkadaşlardı. Onlarla konuştum. Bunu birkaç kez yaptım.
Başkan yoktu ve belediyede bir karmaşa söz konusu idi. Herkes başka bir belediye yönetiyordu adeta. Düşünüp, taşındıktan sonra bu işten vaz geçtim. Katkım olamayacak diye düşünmüştüm.
Bir daha gitmedim. Rahmetli Ensari ile de son görüşmemiz o olmuştu maalesef. Kaderin cilvesi olsa gerek, yıllar sonra sevgili arkadaşım Yücel Özen de hastalanınca orada kalıyordu ve onunla da son görüşmem aynı salonda olmuştu.
Aynı dönem Konak Belediye Başkanı olan Hakan Tartan’dan da davet aldım bir gün. Basından ve siyasetten tanışıyorduk. Makam odasında bir öğle yemeği yedik. Benzer bir teklif ondan da geldi. Ama o da çerçeve çizmeksizin, danışmanlık mı olur yoksa bürokratik bir görev mi olur sen bilirsin demişti.
Sohbetimiz bitince ayrıldım. Düşünelim dedik. O da aramadı ben de dönmedim.
Bazı belediyelerle anket çalışmaları ve diğer akademik araştırmalara geri döndüm. Ege-Koop Danışma Kurulu üyesiydim. Bu Kurulda gazeteciler, bazı oda başkanları, eski siyasetçiler, akademisyenler vb bulunuyordu. Çeşitli sosyal ve kültürel etkinlikler gerçekleştiriyor ve ayda bir bir araya gelip değerlendirmeler yapıyorduk.
Gazete köşe yazarlığı, TV yorumculuğu, dergi editörlüğü gibi etkinliklerim devam ediyordu. Üniversite yaşamım dışındaki zamanlarda parti içi faaliyetten ziyade sivil toplum, basın alanında faaliyet yürütüyordum.
Öte yandan o dönemde bazen yalnız bazen arkadaşlarımla oluşturduğum ekipler aracılığıyla, İzmir’in de gündemine oturan kentsel dönüşüm araştırmaları yapıyorduk. Bayraklı’da Belediyenin desteği ile Fuat Edip Baksı mahallesinde ve kendi imkanlarımızla da Kadifekale’de çok sayıda alan araştırması gerçekleştirdik.
Böyle de devam etmeyi düşünüyordum. Ta ki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişine kadar. O dönem pek çok arkadaş gibi ben de heyecanlandım ve az da olsa, siyaset pratiğinin değişeceğine inandım.
Tekrar CHP’ye üye olmaya karar vermiştim. Yine Fikret Doğan Hoca ile İl Başkanlığının yolunu tuttuk. İl Başkanı Rıfat Nalbantoğlu, bizi karşıladı, çaylar ikram etti. Fikret Hoca’ya sürekli abi diye hitap ediyordu, YTP dostluğu ile olsa gerek.
Üyelik formlarımızı doldurduk. Üyelik aidatlarımızı da yatırdık. Kefil olması gerekiyor dedi İl Başkanı, durun ben imzalayayım kefil olarak. İl Başkanının kefilliği ile CHP’ye resmen dönüş yapmıştık. Daha doğrusu biz öyle sanmıştık. Bir vesile ile Ankara’da iken Fikret Hoca ile genel merkeze uğramıştık. Onun tanıdıkları vardı. Sendikalardan ve siyasetten.
Orada sorduk ve aylar geçmesine rağmen bizim üyeliğimiz falan yalanmış. Yok dediler. İkiniz de üye gözükmüyorsunuz. Ya yanlışlık olmasın, bir disiplin cezası falan da yok.
Sonra o sıra Genel Başkan Yardımcısı olan Alaattin Yüksel’in odasına gittik. Gülüştük tabi bizim İl Başkanı imzalı üyeliğimizin yollarda kaybolması olayına. Bu defa da Alaattin Yüksel kefilliğinde üyeliği bir daha tazeledik.
Geçmişe bakınca ne kadar yorucu geliyor şimdi bütün bunlar bana. Ama yaşadık.
Yarın yazamayacağım için bu gün iki bölüm paylaşayım istedim. Nasıl olsa meraklısı okuyacak az ya da çok olması da önemli değil aslında. Ama bu seriyi bitirmek istiyorum bir şekilde. Başta öngördüğüm gibi 10-12 bölüme sığmadı.
Üç bölüm daha yazarak tamamlarım sanırım.














