Jeopolitik bir gerçeklik olarak şeker hastalığı, görünmeyen bir toprak/ ulus gibi tüm dünyada genişliyor. Haritada yeri yoktur; ama en kalabalık nüfusa sahip “ülkelerden” biridir adeta. Bayrağı yoktur; ama her evde dalgalanır.
Konuştuğu dil; aynı hızla akan kan şekeri ve yavaşlayan zamandır. Bu ülkenin yurttaşları birbirlerini sokakta tanımazlar. Ama aynı buzdolabı ışığında gece yarısı yalnızlığını bilirler.
Uluslararası Diyabet Federasyonuna göre yalnızca Avrupa’da 65-67 milyon kişi diyabetle yaşamaktadır. Bu sayı tek bir ülkede toplansaydı, Rusya ve Türkiye hariç tutulduğunda Avrupa’nın 4. en büyük ülkesi olurdu.
Bu, bir istatistik değil: bir toplumsal gerçekliktir. Diyabet; sağlık sistemlerini, ekonomileri, gıda politikalarını ve hatta toplumların ömür beklentilerini belirleyen jeopolitik bir aktördür.
Bugün artık biliyoruz ki diyabet, bireyin yalnızca biyokimyasal kaderi değildir.
Modernitenin bedensel paradoksu diyabet, adeta ilerlemenin gölgesidir. Bu hastalığın damarlarına bakarken, aslında modern hayatın damarlarını görüyoruz:
-Ucuz kalorinin, endüstriyel gıdanın küresel sermaye tarafından teşvik edilmesi,
-Emek süreçlerinin bedeni sürekli oturmaya zorlaması,
-Kentsel alanın yürüme imkanlarını sistematik olarak daraltması,
-Yalnızlığın, stresin ve kronik yorgunluğun, ekranın gündelik hayatın temel tonu haline gelmesi.
Şeker hastalığı tüm bunların bedene bıraktığı maddi izdir. Modern insan; daha uzun yaşıyor, ama dengeyi kaybederek yaşıyor. Daha çok üretiyor, ama bedenini tüketerek üretiyor. Daha özgür olduğunu düşünüyor, ama şeker bağımlılığıyla belirleniyor.
Denebilir ki diyabet, özgürlük ve bağımlılık diyalektiğinin biyolojik zemindeki görünümüdür. Marx’ın “meta fetişizmi”, Foucault’nun “biyopolitikası” ve Agamben’in “çıplak hayatı” burada beden kimyası düzeyinde birleşir.
Yeni bir sınıf gelişti adeta: Metabolik yurttaşlık…
Diyabet, yalnız bireyin değil, toplumun metabolik düzeninin bozulmasıdır. Yoksulluk, şehir yorgunluğu, işsizlik, yalnızlık, ucuz kalori ekonomisi; hepsi aynı ülkeye doğru göç yollarıdır: Diyabet ülkesi. Diyabet, bu düzenin biyokimyasal imzasıdır.
Dolayısıyla sorun, “Şeker hastalığın var mı, şekerini ölçüyor musun? sorusundan çok, ‘Nasıl bir toplumda yaşıyoruz?’ sorusudur.
Diyabetik süreçteki olumsuzlukları yalnızca bireysel irade eksikliği olarak okuyan söylem, hem bilimsel olarak yetersizdir hem de etik açıdan sorunludur. Bireyi suçlayan dil, toplumsal düzeni görünmez kılar.
Biliyoruz ki: İnsanın ne yediği, nasıl yaşadığı, ne kadar hareket ettiği çoğu zaman seçim değil, erişim meselesidir. Gıdaya erişim, yeşil alana erişim, zamanın kendisine erişim, gelirin adil dağılımına erişim…
Diyabet tam da burada doğar.
Bu nedenle diyabet, tıp fakültesi ders kitaplarının satır aralarında değil, kentin planında, market raflarının fiyat etiketlerinde, sosyal güvenlik politikalarının bütçe kalemlerinde yazılıdır.
Salt bir hastalığı tedavi etmek değil, o hastalığı üreten koşulları da dönüştürmek gerekir.
Soru artık şudur: Günümüzde tıp marifeti ile diyabeti tedavi etmeye mi çalışıyoruz, yoksa diyabet üreten yaşam koşullarını sürdürmeye mi?
Belki de bugün kurulması gereken yeni cümle: ‘Dünyanın tüm diyabetlileri birleşin’
Bir politik çağrı gibi görünse de, bu aslında bir insan hakkı çağrısıdır. Çünkü sağlıklı yaşam, bireyin irade gücünün değil, toplumun adalet düzeninin bir sonucudur.
Diyabet yalnızca bireysel bir sorun değil, toplumsal bir kaderdir. Ancak Türkiye’de bütçe ve sağlık politikaları hazırlanırken, diyabet gibi yaygın kronik hastalıkların toplumsal maliyeti çoğunlukla yok sayılmıştır. Bu nedenle çözüm, bireyleri suçlamak yerine yaşam koşullarını dönüştürmekten geçer: Erişilebilir gıda, güvenli yürüyüş alanları, adil gelir dağılımı ve toplumsal destek mekanizmalarıyla ‘diyabet ülkesi’nin sınırları yeniden çizilebilir Türkiye’de de.
Dünya genelinde “20‑79 yaş aralığında tahmin edilen diyabetli yetişkin sayısı yaklaşık 589 milyon”. Avrupa’da yaklaşık 750 milyon, Kuzey Amerika’da 610 milyon, Okyanusya’da 44 milyon kişi yaşamakta. Hasılı tüm dünyadaki şeker hastası sayısı bir kıtadan büyük.
Dünya nüfus artışı yılda yüzde 1 iken, diyabet prevalansındaki artış yıllık olarak yüzde 2‑3. Yani diyabet artış hızı, dünya nüfus artış hızından yaklaşık 2‑3 kat daha fazla.
Unutmayalım ki ‘diyabet ülkesi’, yalnızca bedenlerimizde değil; kentlerimizde, politikalarımızda ve günlük yaşamımızda var ve ancak bu sınırları yeniden çizdiğimizde özgürleşebiliriz
Sağlıcakla kalın.
Dünyanın en kalabalık görünmeyen ülkesi: Diyabet ve metabolik yurttaşlık – Zeki Gül – Evrensel














