Darbeci generallerin uzun intikam geceleriydi, yaşadıklarımız…
Ben 20 ,
Erdal 17 yaşındaydı.
O , Mamak zindanında , ben Şirinyer Askeri zindanında İp’e çekilmeyi bekliyorduk.
İkimiz de aynı ‘ Ordu’nun savaşçısıydık ; esirdik, yalnızdık hücrelerde.
Yenilmiştik besbelli.
Ve karanlık , genç bedenlerimizden intikam almaya hazırlanıyordu.
Acı’nın ilacı slogan ,
Keder’in çaresi türküydü.
Geceleri yağlı urgan gölgeleri vuruyordu taş duvarlardan genç boynumuza…
Erdal ki , zarif boyunlu bir orkide …
Bakışında bin Mecnun hüznü , gülüşünde
bin Leyla Ah’ı…
Ama bin yıl geçse de unutmam o ayaz geceyi..
Nasıl da ayaklanmıştım sabah karşı , durup dururken… İçimde tarifsiz bir çığlık, kalbimde bir sancı , kapkara..
Hani , kömürlerden kara !
Anladımki ,
Erdal içmiştir Baldıran’ı .
Güneşe varmak için takmıştır boynuna urganı!
Dedim ki,
Yıkılsın Ankara !
Erdal , EREN olmuştur artık , anladım.
Simurglara karışmıştır özgürleşmeye ;
rüzgâr olsam , yetişemem !
Sonra , nasıl oldu
Vay be !
O ince o zarif bedenden , Yedi cihanı titreten gümbürtüsüyle Erdal’ın sesini duydum :
Yıldızlaşan yumruğuyla göğü döverek kahramanca son sözlerini söylüyordu !
Soluğu Şebboy kokuyordu , bahar müjdesi gibi .
Göğüs kafesindeki kızıl mangaldan kor güller saçılıyordu rüzgâr taşısın diye dört bir yana…
Gördüm ,
Yedi iklim yedi-veren olmuştu artık EREN..
Beni her nasılsa asmadılar!
Bu ayıp bana yeter.
Bu hayıf ,
Bu dipsiz keder..
Kirpiklerimde çiy damlaları birikirken , daha çılgın açıyor EREN gülleri , biliyorum..
Ama , yine de taşıyorum sol göğsümde bir övünç madalyası gibi ;
EREN yoldaşlığını…
Bir yenilgiden ,
Bin bahar yeşerten
Ah o Çocuk !..














