Aydınlanma çağının yaşanması ile Hristiyanlık dininde kilisenin toplumsal yaşamdaki ağırlığı azalmış, özgürleşen akıl bilimde, sanatta önemli atılımlar yaptırmıştır Avrupa insanına. Ancak, Hristiyanlığın en kara dönemi olan ”Engizisyon dönemini” unutmamak gerekir. Sadece Giarduno Buruno’ya yapılanlar bile o dönemin ne kadar insanlık dışı ve vahşice olduğunu anlatmaya yeter de artar bile. Birde yeni palazlandığı yüzyıllar var ki, o dönemdeki papazların vahşilikte ve canavarlıkta engizisyonda yer alanlardan hiç de aşağı kalır olmadıkları görülmektedir.
”…415 yılının Mart ayında, Honorios’un onuncu, 2.Theododius’un altıncı konsullüğü zamanında, Lent sırasında Peter’in başını çektiği kalabalık eylemi gerçekleştirdi. Hypatia, şehirdeki günlük gezisinden eve dönerken, adını bilmediğimiz bir caddeden geçiyordu. Arabasından indirilerek, imparator tapınışın eski tapınaklardan biri olan Cesarion Kilisesine götürüldü. Burada elbisesini çıkardılar ve kırık çömlek parçalarıyla ( ostrakois aneilon) onu öldürdüler. Daha sonra cesedini şehrin dışına çıkartarak Kinaron denilen bir yere götürdüler ve yaktılar”
375-475 yılları arasında yaşamış olan Hypatia, böylesi bir acımasızlığı hak etmek için ne yapmıştı acaba? Hypatia’nın yaşadığı yıllarda bilim ve güzel sanatlarla uğraşanlar ”cadı”, ”büyücü” olarak görülmekteydi Hristiyanlarca İskenderiyeli genç ve güzel bir bayan olan Hypatia’nın, filozof olması, matematik ve gök bilimiyle ilgilenmesinin yanı sıra, sonunu hazırlayan en büyük özelliği onun ” çok tanrılı dinsel inanca” sahip olmasıydı. Ayrıca, çevresinde gençlerden oluşan bir öğrenci ağının oluşması, yaptığı ateşli söylevlerle etkilediği insan sayısındaki şaşılası artış, baş rahip Cyril’i son derece rahatsız ediyordu. Adamları aracılığıyla halkın arasına Hypatia’nın büyücü ve cadı olduğu söylentisini yayar. Onun dine karşı olduğunu ve cezalandırılması gerektiğini söyler. Dahası halkı da inandırır ve galeyana getirir. Sonuçta yukarıdaki olay olur ve Hypati korkunç bir biçimde katledilir. Aradan yüzlerce yıl geçer ama ” öğretinin ” acımasızlığında değişen bir şey yoktur.
”…Yıl 1587. Viyana’da bir ebedir Walpurga. ‘büyücülük’le suçlanır. Cinlerle ilişkisi var denilir. Bir süre işkence sonucunda ‘suçunu itiraf’ etmek zorunda kalır. Yargılama sonucunda ‘yakılmasına’ karar verilir. Karara uyularak cezası şöyle uygulanır: Bir yerde sol memesiyle sağ kolu, bir başka yerde sağ memesi, bir başka yerde sol kolu kesilir ve sonunda da sürüklenerek ateşe atılır…”
Aydınlanmanın önemini kavramak için, ”Din” adına sergilenen vahşetleri, aradan kaç yıl ya da yüzyıl geçerse geçsin yeniden, yeniden anımsamak zorundadır insanoğlu. Çünkü Aydınlanma, ”hava” ve ”su” kadar önemlidir insan yaşamı için. Aydınlanmanın olmadığı yerde karanlık vardır, vahşet vardır.
”…ve talimat uygulanmıştı: Halid İbnü’i Velid, savaş sırasında ‘ ateş çukurları’ açtırmış, yaktırdığı ateşin içine birçok kimseyi diri diri attırmıştı. Kadın da vardı bunların içerisinde. Bir tutsak kadına ‘ Din değiştirmesi’ önerilir. Kadın kabul etmez. Bunun üzerine yanan ateşe atılacağı söylenir. Kadın: ‘ hoş geldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluşum yok. O yüzden kendimi atıyorum ateşe’ anlamındaki şiirini okuyarak kendini ateşe atar…”














