Derler ki…
Nar taneleri, içinde cennetten bir parça barındırır.
Her bir tanesi, ilahi bir sır, göğe yükselen duaların kırmızı kristalleridir.
Derler ki, gül bütün güzelliklerin kokusunu dünyaya salandır.
Her yaprağı, gözyaşına düşen bir tebessüm, her kokusu kalbi yumuşatan bir mucizedir.
Derler ki, kuş cıvıltılarıdır hayatı şenlendiren.
Onların kanat çırpışında özgürlüğün türküsü, sabahı karşılayan sevinç vardır.
Ve derler ki, kimi insanlar vardır ; sözü kalemin ötesinde bir ateştir, bir ışıktır.
Ve bilirim bunlardan biride sensin.
Apê Musa …
Musa Anter destanı, kitabımı yazmamın üzerinden üç yıl geçti.
Üç yıl boyunca kelimeler dilimdeydi ama ellerim titredi, yollarım sustu.
Ancak üç yıl sonra cesaret edip taşına el sürebildim.
Geceydi…
Karanlık gökyüzünün altında sana doğru yürürken, yıldızlar bile sessizce eğildi.
Önce selamlaştık; yüreğimde bir titreme, dilimde bin dua vardı.
Sonra evine misafir oldum.
O gece, kalemin gölgesinde, anıların içinde uyudum.
Sabah olduğunda, bahçendeki kuşların cıvıltısıyla uyandım.
O kuş sesleri, sanki senin sesindi;
bir çağrıydı, bir hatırlatma, bir “buradayım” deyişti.
Ve ardından Rahşan Annenin sesi,
“Günaydın oğlum,” dedi.
O “günaydın”da anne sıcaklığı vardı, toprak kokusu vardı, yılların biriktirdiği hüzünle umut birbirine sarılmıştı.
Gözlerimi açar açmaz, ilk işim mezarına gitmek oldu.
Elimi taşına sürdüm; soğuktu, ama içinden bir sıcaklık yükseldi.
Ayaklarının dibine çöktüm.
Bir çocuk gibi, bir yetim gibi…
Kalbim, kalemine sığındı, ruhum, ruhunla buluşmak için titreyerek bahçeye karıştı.
Kuş cıvıltıları, o sabah bana senin sözlerini taşıdı.
Güller…
Ah o güller!
Kendi ellerinle ektiğin, her bir yaprağına sevdanı serptiğin güller…
Kokusu bedenime işledi, ruhuma sindi, beni sarıp sarmaladı.
O koku, yalnızca bir çiçeğin kokusu değildi;
o koku, bir halkın umudu, bir yazarın mirası, bir babanın nefesiydi.
Şimdi biliyorum ki, nar tanelerinde senin kalbinin kırmızı ışığı var.
Güllerde senin nefesin, kuşların kanadında senin türkünün yankısı var.
Ey Apê Musa,
Toprağın altındasın ama sözlerin göğün üstünde,
Adın taşlara yazılı ama hikâyen halkın dilinde.
Senin suskunluğun, bizim kelimelerimizde çoğalıyor.
Senin gidişin, bizim var oluşumuzda yankılanıyor.
Ben elimi taşına sürerken,
aslında sen elini kalbime koyuyordun.
Ben ayaklarının dibine çökerken,
aslında sen beni ayağa kaldırıyordun.
Şimdi sana şunu söylüyorum:
Ruhunla buluştum, bahçende, güllerinde, kuş seslerinde.
Senin destanın hâlâ yazılıyor, hâlâ okunuyor, hâlâ yaşıyor.
Derler ki, nar taneleri cennetten bir parça taşır.
Ben derim ki, senin sözlerin cennetin ta kendisidir.
Derler ki, gül bütün güzelliklerin kokusunu taşır.
Ben derim ki, senin kalemin dünyayı güzelleştiren kokudur.
Derler ki, kuş cıvıltıları hayatı şenlendirir.
Ben derim ki, senin sesin, senin cesaretin, senin gülüşün
bütün hayatı şenlendiren türküdür.
Ve derim ki, ey Apê Musa,
Sen ölmedin.
Sen toprağın kalbine ekildin,
ama sözlerin göğe kök saldı, dallandı, budaklandı,
sonsuzlaştı.














