Sanki bana uzak diyarlara gitti, günün birinde çıkıp gelecek gibi geliyor.
Ferit Edgü, arkadaşı Orhan Duru’nun ölümünden sonra, “…Dostlarım öldükten sonra onlarla ilişkilerimi sürdürürüm. (…) Böylece ölüm denen laneti öldürmüş olurum.” diyordu ya, benimki de öyle; bilmiyorum ölüm denen gerçeği öldürmek mümkün müdür?
Ama en azından deniyorum.
Dostlar benden, ben de onlardan gitmiyorum.
***
Aydoğan da öyle, yıllarımızı öğretmen okulundan beri paylaştığım arkadaşımdı.
Onu 2024’ün 17 Mayıs’ında, doğup büyüdüğü Manisa Muradiye’deki mezarlığa, babasının yanına koyduğumuzun üstünden bir buçuk yıl geçmiş nerdeyse.
Onu orada, Muradiye’de bırakıp İzmir’e dönmek benim için nasıl da zordu; bir dostu öyle orada bırakıp gitmek!
Gözlerimdeki yaşları silerek arabaya bindiğimi hatırlıyorum.
Sonra İzmir, hır gür; devam eden hayat!
***
Aradan epey zaman geçmiş!
2026 Martındayız bugünlerde.
Sabah kalkınca hâlâ telefona gözüm kayıyor. Onu arayıp yazılarımızı konuşmak istiyorum. Okuduğu kitapları bana anlatmasını sonra…
Ama yaşam düz bir çizgi takip etmiyor.
Aramızdan erken yaşta onlarca dost kayıp gidiyor.
Ferit Edgü’nün aynı kitapta; “Asaf öldü. Güner öldü, Cemal öldü. Hatta İlhan Berk bile öldü…” demesi gibi.
Aynı değil miyiz? Onca arkadaşımız, dostumuz, yakınımı birer birer bu dünyadan göçüp gittiler.
***
Aydoğan Yavaşlı’yla en bıçkın günlerimiz Gökçeada Öğretmen Okulu’nda aynı sıraları paylaşmakla başlamıştı.
Ben o okula, 1971’de, elimde mandolin ve altı saat süren uzun bir gemi yolculuğu sonrası gittiğimi anımsıyorum.
Sanıyorum gelen bütün öğrenciler için de aynı koşul vardı, defter kalem yanında ille bir de mandolin olacaktı.
İşte öyle bir ruh halinde başladı okulumuz.
Altı yüz öğrenci öğretmen olacak ve Anadolu’ya dağılacaktık.
Sonra okul başladı, dersler birbirini takip etti.
Boş zamanlarımızda Gökçeada’nın merkezine gider, orada Rum vatandaşların işlettiği kafelerde çay içerdik.
Kalan zamanlarda ise okulun kütüphanesi uğrak yerimizdi.
Orada en çok Aydoğan’ı görürdüm, ikimiz de okuma delisiydik.
***
Rus klasikleri, Varlık Yayınlarının küçük boy kitapları bizim için bulunmaz hazineydi.
O sıralar Aydoğan daha çok felsefe okur; Aristo’yu, Hegel’i dilinden düşmezdi.
Benim favorilerimse şiir kitaplarıydı.
Arada şiirler de karalardım.
Hayatın ironisi mi denir başka bir şey mi, yıllar sonra Aydoğan iyi şair oldu, ben ise o sıralar karaladığım şiirlerle kaldım.
***
Okul adada olduğu için gemiden başka ulaşım aracı yoktu.
Önce Çanakkale’ye; oradan da otobüsle, ben İzmir’e gelirdim, Aydoğan ise Manisa Muradiye’ye giderdi. O yıllar daha İzmir’e gelmemişti.
Çanakkale’den bindiğimiz otobüs; Küçükköy, Akçay, Burhaniye, Ayvalık gibi ilçeleri geçer, bu kıyı kasabalarının güzelliklerini bize ezberletirdi.
Sonra büyüdük, bozuldu büyü.
Dağıldık Anadolu’ya.
Sivas’ın iki ilçesinde öğretmendik ve yıl 1977’ydi.
Ben Zara’da, o Hafik’te.
Buluşmak için hafta sonları Sivas’a gider, büyük şehrin havasını teneffüs ederdik.
O Sivas ki 1993’te Madımak Oteli yangınıyla 37 cana mezar olmuştu.
Aydoğan ve eşi Melahat Hanım da o yangında otelde bulunanlar arasındaydı.
Kurtuldular ama yıllarca tedavi gördüler.
***
Aydoğan, öğretmenliğinin yanında iyi bir şair ve yazardı da.
Manisa Muradiye’de 1955’te doğmuş, babasının yanında esnaf lokantasında çalışmıştı.
İlçenin pek çok insanına hitap eden bu lokanta ve Balkan göçmeni kalabalık aile ortamı, ona yazarlık için gözlem olanağını sunmuş olmalı.
İlk kitabı Ateş Salıncağı 1987’de bu gözlemlerin imgelere dönüştüğü şiirlerle çıkageldi.
Arkasından ikinci şiir kitabı Yüzlerde Aynalarda.
O artık üretken bir yazardı.
1991’de kıvrak zekâsına yakışır mizah öykülerini topladığı Hayret Bi’ Şey Ya çıktı. Onu Herıld Yani, Ne Alaka adını verdiği öteki mizah kitapları izledi.
1998’de ise Her İnsan Mağaradır öykü kitabı biraz mizahın dışında bir anlatım tarzıyla raflarda yerini almıştı.
Ve aradaki çocuk kitapları…
Herhalde sayısı 40’ı bulmuş olmalı.
Şimdi adlarını sıralasam bir bu kadar daha yer gerekir.
Onun için isteyen internetten baksın!
***
Aydoğan, lafını esirgemezdi; söyleyeceğini direkt söyleyen biriydi.
Yakın tanıyanlar için bulunmaz bir dost ama dışardan bakanlar için her şeye eleştirel bakan biri gibi algılanabilirdi.
Düşündüğü gibi yaşadı benim can dostum.
Düşleri, kurduğu evren, bir yazarın hiçbir yere sığmayan dünyasının kodlarını içeriyordu sanki.
Gidişata hep muhalif, belki de hayatın hiçliğine inat eden biri.
Nitekim şiir ve öykülerini okuyanlar arka planda bu uyumsuz ama haklı çıkışın izlerini görebilecektir.
Çok okurdu, her aldığı kitabı bana över ille benim de almamı isterdi.
Borges, Marquez, Llosa, Neruda, Cortazar elinden düşmez; Hilmi Yavuz’u eksik etmezdi yanından.
***
Anılar bitmez.
Onun bana ithaf ettiği Üçlü Salto şiirinden bir dörtlükle veda edelim can dostuma:
“Ben sahiden uzun masallar anlattım onun / gölgesinde büyüyen gözlerine/ şimdi başlıyor gösteri/ bileklerim kesik ama gene de siz çekin/ çekin şu ipi.”
Ah dostum, zaman nasıl da akıp gidiyor!
Ben hâlâ telefonun ucunda sesini duymayı bekliyorum!
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/27660384/salim-cetin/arkadasim-aydogan-yavasli














