Üç günlük ATYG’nin seminerine ben sağlık durumum nedeniyle sadece Cumartesi günü katıldım.
Ben yaşadığım ve şartlarım olduğu sürece Fakir Baykurt öğretmenimizin bize emanet ettiği bu kurumun çalışmalarını destekleyecek ve katılacağım.
Katıldığım Cumartesi günü gerçekten güzel güneşli bir gün yaşandı Almanya’nın bir eski Maden İşçileri Kenti olan Gelsenkirchen’de . Elbette başta ATYG’nin eş başkanı Kemal Yalçın ve Nevin Lutz olmak üzere onlarca yakın dost ve arkadaşlarımla kucaklaşmak bana güç ve sevinç verdi. Ancak beni en çok sevindiren Hollanda, Fransa ve Türkiye’den Fakir Baykurt Hocamıza büyük saygı duyan dostlarımızın bir karşılık beklemeden bu seminerlere gelip katılmasıdır.
Ayrıca beni sevindiren daha bir ortaokul öğrencisi olan Ela Rojda Ayhan’ın bu üç günlük seminerde yaptığı resimlerin sergilenmesi ve ATYG adına Resim Öğretmeni Yüksel Akpınar ile ATYG Eş Başkanı Nevin Lutz’un bir takdirname ile ödüllendirmesi oldu. Çocuk ve gençleri kültür, sanat ve edebiyat alanına teşvik etmek özellikle biz sanata gönül vermiş insanların en önemli görevlerinden biri olmalıdır.
Kültür sanat ve edebiyat insanları, İzmir’den gelen Prof. Dr. Kamuran Elbayoğlu’nun, felsefe ve edebiyat ilişkisini sunduğu konuşmasının tamamını mutlaka bulup okumalıdır. Bu sunumdan birkaç cümlelik ipucu verecek olursak:
“Felsefe genellikle inanılanın aksine soyut ve yaşamlar üstü bir düşünme biçimi değil, hayatın doğrudan merkezinde yer alan ve çözümler üretmeyi amaçlayan bir düşünme biçimidir. Felsefe için edebiyat, felsefenin hayat ile olan bağlantısı olduğu yerde devreye girer ve filozofa, olanı olduğu gibi ve canlı bir dil ile anlatma imkânı sunar… Edebiyat, bir anlatım aracı olarak felsefeye hizmet etmekte, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle anlatılamayanlar, edebiyat ile anlatılabilmektedir. Böylece edebiyat, sadece estetik bir heyecan uyandırmakla kalmayıp, belli bir düşünceyi de iletebilmektedir…
Fikri estetik zevke, estetik zevki de fikre feda etmeden hareket edilirse, felsefe ile edebiyatın birbirlerine yaklaştıklarını görmek mümkün olabilecektir. Bir bakıma sanatçı-filozof veya filozof-sanatçı tavrı, iki disiplini birbirlerine yaklaştırıyor denilebilir.
Edebiyattaki felsefeyi ve felsefedeki edebiyatı keşfetmek, köylerinde bile divan sahibi şairlerin bulunduğu, işçilerin, köylülerin romanlar, hikayeler yazdığı kendi kültür coğrafyamız açısından yeni bir ufuk, yeni bir imkân; dahası felsefi ortamımızın oluşması ve işlerlik kazanması açısından önemli katkılar sunan bir çaba olarak görülebilir.
Kendi kültür tarihimize baktığımızda, çoğu zaman felsefi tema ve problemlerin aynı zamanda yüksek seviyede estetik faaliyetler içerisinde gizlendiklerini görürüz. Yunus Emre, Mevlâna, Aşık Veysel bunun en güzel örnekleridir”.
Duisburg-Essen Üniversitesi, Türkistik Bölümü Öğretim Üyesi Berin Uyar, Ankara’dan dönerek ayağının tozuyla hava alanından doğrudan seminer salonuna geldi. Avrupa ve Türk Sanat ve Edebiyatında cadı, hortlak ve şeytanın nasıl işlendiğini büyünün özünde geçmişten beri gelen yaşlı kadınların başta psikolojik hastalıklar olmak üzere bir çok hastalık ve doğumda korkan genç kadınlar için doğal deneyim ve bitkilerle bir tedavi olarak geliştiğini, bunun toplum içinde olumlu ve olumsuz olarak nasıl yaygınlaştığını, bir çıkar aracı olarak kullanıldığını fotoğraflar göstererek ve Pamuk Prenses ve Altı Kuğu, Gulyabani, Cinlerin Emaneti, Hayalet Filmleri hatırlatarak anlattı. Bir saatlik sunumunu böyle özetlemek mümkün:
Türkiye, Balkan ve Ortadoğu halkları içinde cadı ve şeytan daima iki anlamda birlikte kullanılmıştır. Cadı, bir kız ve kadının tatlı dilli, ikna edici ve kendisini sevdirmesini bilmesi anlamındadır. Zeki ve hazır cevap verenler için kullanılan sembollerdir. Ancak ikincisi cadı, her zaman kötülük yapar. Cadı, yalan söyler, çocuk kaçıran, olay yaratan kadın olarak tanınır. Masallarda geçen cadı, kötülük simgesi kocakarı, büyücü olarak da bilinir. Şeytan sözcüğü, kız ve erkekler için olumsuz yalancı, dolandırıcı, haksızlık yapmaktan zevk alan olarak tanımlanır. Oysa masallar öğretici olduğu için burada da düşündüren, öğreten bir içerik kazanır ve kadının toplumsal haksızlıklara meydan okuyuşunu simgeler.
Hortlak sözcüğü her ne kadar yeniden diriliş anlamında da olsa halklar arasında hep olumsuz olarak görülür. Hortlak ölen bir insanın mezarından çıkarak, dolaşan insanları korkuttuğuna inanılan yaratık olarak bilinse ve masallarda yer alsa da özünde mevcut sistemleri ve toplumları eleştirmeyi, toplumların haksızlığa karşı süren pasifliğini gözler önüne sermeyi amaçlar. Bu pasifliğe karşı kadınların daha cesaretli daha akla gelmeyen farklı metotlarla direniş gösterdiğini anlatırken espriyle “özünde her kadın, özellikle günümüzde haksızlıklara karşı çıkan her kadın, her feminist kadın, biz buradaki kadınlar bir cadıdır,” cümlesi salonda bulunanları güldürdü ve bir canlılık yarattı.
Kısaca konuşmasında cadı, hortlak, şeytan figürleri bu özelliklerinden dolayı sanat ve edebiyatta her üç figür de önemli bir yer almaktadır. Büyük sanat insanların en başarılı eserlerinde yer aldığını anlaşılır bir dille anlattı.
Dr. Osman Sirkeci, kısaca çocukken babasının yetiştirdiği ıspanağı sokakta, pazarda sattığını, ekonomi okuyunca da doktora tezini sokak satıcıları üzerine yaptığını ve bu alanın ekonomiye katkısının önemi üzerinde durdu. Daha sonra bunu Türkiye ve başka ülkelere nasıl taşıyarak uluslararası sokak satıcıları dernekleri federasyonunu kurduklarını, başta Türkiye, Almanya, Hindistan’dan olmak üzere çeşitli ülkelerden fotoğraflar göstererek anlattı.
Prof. Dr. İrfan Açıkgöz, fizik, günlük hayat ve edebiyat konusunu bilimsel bir dille anlattı ve yanlış sanayileşmenin ve doğada yaratılan tahribatın fizik yasalarına göre iklimin hızla değiştiğini ve sadece binlerce canlının ve bitkinin yok olmakla kalmayıp birlikte bu yer kürenin (dünyanın) gelecekte varlığını da tehlikeye düşürdüğünü vurguladı.
Öğretmen Işılay Karagöz, 12 Eylül Kenan Evren’in faşist darbesince tutuklanan TÖB DER yönetim kurulu üyesi olan Enver Karagöz’ün öğrencilik, öğretmenlik ve örgütleyici yaşamını anlattı ve Enver Karagözün gür sesiyle, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif başta olmak üzere büyük şairlerin şiirlerini okumasını engellemek için nasıl işkence edildiğini ve boğazına kaynatılmış su akıtıldığını aktardı. Almanya’ya tedavi için geldikten sonra da burada Almanya ve Türkiye İnsan Hakları Derneği kurarak halkların kardeşliğini ve haksızlığa uğrayanlara yardım etmek için çaba sarf ettiğini belirtti. Devrimci öğretmen Enver Karagöz’ün kanserden yaşamını yitirdikten sonra onun yazdığı şiir ve yazıları Yazar Kemal Yalçın’ın yardımıyla kitaplaştırarak yayınladıklarını anlattı. O işkence sürecini anlatırken salonda bulunanlar duygulandı, gözlerine bulutlar yüklendi.
Dr. Ufuk Altun yapay zekâ, podcast’ın gelişimi ve bunlardan yararlanmanın önemi üzerinde kısaca durdu. Ayrıca bunlarla birlikte diğer sosyal medya tekniklerinin yazarların ve eserlerinin tanıtımında nasıl kullanılabileceğini anlattı.
Şair Kazım Güzel, iklim değişikliği ve sonuçlarını, kendisinin çocuk ve gençliğinin geçtiği Sivas Gürün yaylasında iki yıl önce gittiği tam 18 çeşmenin kuruduğunu, derelerin kuruduğunu ve çayların da artık kurumaya yüz tuttuğunu anlattı. Bazı bilim insanlarından alıntılarla dünyanın ısınması ve iklim değişikliklerin doğada yaptığı tahribattan örnekler verdi.
23.03.2025,
Molla Demirel














