Sözlük anlamına baktığımızda, ölçülü saygılı ve incelikli davranış olarak karşımıza çıkar ZARAFET…
Emek isteyen bir bilinç halidir.
Dikkat, sabır, iç disiplin, emek ve estetik bilinç ister.
Yunus Emre,
” bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil” derken, insan ruhunun başka bir insana karşı duyması gereken o naif inceliğe vurgu yapıyordu.
Albert Camus, Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında hem ülkesi Fransa’daki sömürgeciliğine, hem de bağımsızlık hareketinin siviller üzerindeki ölçüsüz şiddetine karşı çıktığı için, her iki tarafın da ağır eleştirilerine maruz kalmıştı. Ama onun filozofça zarafeti bağırmadan direnebilmek oldu. Tıpkı Mahatma Gandhi gibi…
Nitekim, A. Camus eleştirilere şöyle cevap verecekti ;
” Gerçek ahlâk, insanı düşmanına benzemekten korumaktır …”
Modern dünya, zarafeti çoğu kez yanlış yerde arıyor.
Pahalı salonlarda, kusursuz diyaloglarda, seçkin sofralarda ya da entelektüel ayrıcalıklarda
” Zarafeti ” aramaya alıştığımız durumdayız.
Oysa ZARAFET çoğu kez, görünmeyen insanların yaşamında ve duruşunda saklıdır.
Bir maden işçisinin kömür karası yüzündeki gülüşte, bir tekstil işçisi kadının paydos sonrası sessiz yorgunluğunda,
Bir çiftçinin toprağa gösterdiği sabır ve saygıdadır. Çünkü ZARAFET, sadece estetik bir biçim değil, aynı zamanda ahlaki bir duruştur.
Bugünün egemen kültürü, bize zarafetin bir üst sınıf davranışı olduğunu söyler.
Nasıl davranılacağı, nasıl oturulacağı, ne konuşulacağı; hangi kelimelerin kibar, hangi jest ve mimiklerin incelik olduğuna dair Image maker’lar tarafından hatırı sayılır bir mesai harcanır.
Böylece, Üst sınıfa ait kültürel kodlar pekiştirilmiş olur..
Pierre Bourdiue, bu durumu
“kültürel sermaye” kavramıyla açıklar. İnsan sadece ekonomik gücüyle değil; diliyle bedenini kullanma biçimi ve estetik tercihleriyle de sınıfsal olarak şekillenir…
Fakat, mesele burada bitmez!
Çünkü, insanlık tarihi bize gösteriyor ki, emekçi zarafeti denilen bir duruş var.
Bu, gösterişli bir zarafet değildir. Büyük sözler etmez, şatafatlı cümleler kurmaz. Ama o zarafet orada vardır. Bir annenin geceleyin çocuğunun üstünü örtmesinde vardır.
Bir maden işçisinin çok ağır ve ölümcül bir işte çalıştığı halde, kimseye AH etmemesinde vardır…
Emek etiği ile zarafet arasında çok derin bir bağ vardır.
Çünkü Emek insana şunu öğretir:
Ölçüyü, dayanmayı, paylaşmayı, başkasına yük olmamayı ve başkalarının yükünü hissetmeyi…
Emek kültüründe kibir ve gösteriş değil, dayanışma erdemi büyütülür. Zarafet bir görgü biçimi değil, bir vicdan duruşudur.
Kapitalist modernitede böyle bir duruş yoktur.
Piyasa kültürü, hız, rekabet, teşhir ve sürekli görünür olmak üzerine kuruludur. Zarafet sadece bir tüketim estetiğidir.
Ruh değil, sadece görüntüsel bir pazarlama biçimidir.
Oysa zarafet, sadece zenginlikle değil, insanın başkasına gösterdiği dikkat ve incelikle ölçülür.
Bir işçinin ekmeğini paylaşmasındaki zarafet, en büyük inceliktir. .
Öfkeye rağmen insan kalabilmektir…
Çünkü
” gerçek zarafet, insanın kendi gücünü başkasını ezmeden taşıyabilmesidir.”
Herkese ZARİF bir hayat temennisiyle…














