Ne kadar zaman önceydi şimdi unuttum, bir yazımda Bilsen Başaran’ın Söz Sözde Yaşar kitabından kısaca söz etmiş, o kitapta Türk şiirinin yüz aklarından biri olan Gülten Akın’a yazdığı mektubu hatırlatmıştım.
O kitabı yeniden okudum, sonra önsözünde, “İstedim ki parça parça da olsa bazı olayların insanlara döktüğü iyilik ya da kötülük unutulmasın. (…) Belleklerimiz ışıdıkça (…) anlatalım, anımsayalım.” dediği Zaman Sussa da kitabını da ekledim bu okumaya.
Önce şunu hemen belirteyim: Başaran bir söz ustası.
Taşı gediğine koymaktan sakınmayan eski zaman ustalarının mayası var onda.
Destan, masal anlatan ustalar soyundan geliyor olmalı.
Söz onda kanatlanıyor, zaten kendisi de bunu kitabın arka kapağına koymuş. “Sözün kanatları olduğuna, bilimin saptayabildiği hızdan daha çılgın bir hızla yol alabildiğine, soluk aldığına, yani canı eti kemiği tini olduğuna inananlardanım.” diyor.

***
Bilsen Başaran, Doğan Hızlan’ın deyişiyle iyi bir şair.
1990’da ilk şiir kitabı U Dönüşü Yok, sonra sırasıyla Bir Gece Şarkısı, Fotokopuk Düşler, Sim, Yittiğim Ülke, Gül Kırığı, Tökezleme Taşları, Çekilmemiş Hayat Fotoğrafları ve Köz Fırtınası peş peşe raflarda yerini alıyor.
Görüldüğü gibi önemli bir külliyat var. Bunun üstüne; 19 Aralık 1978 Maraş’ta Kan Sesleri, geçen ay yitirdiğimiz Zeki Büyüktanır’ı anlatan Anadolu’nun Bilge Karıncası Zeki Büyüktanır, Kül Kadınlar Güncesi, Sözün Gümüş Kapısı, S/özün İzi, Dudak Uykusu, Yak! Yak! Yak!, Söz Sözde Yaşar ve Maraş’tan Bir Haber Geldi gibi bir dizi de araştırma ve deneme kitabı var.
Bunlara onca çocuk kitabını eklerseniz Başaran’ın üretken bir yazar olduğunu görürsünüz.
Başta söyledik; Başaran iyi bir anlatıcı, söz ustası, dilin inceliklerini yapıtlarına yansıtmayı iyi biliyor.
Ama benim gördüğüm Başaran aynı zamanda insanlığın ortak vicdanını arıyor, haksızlığa karşı yüreği yanan, asi bir şair ve aydın.
Yazılarında okura ‘Duy bunları, bunları gör!’ diye bağıran bir eda hep önde.
***
Gezi’de olanlar onun yüreğini kanatır sözgelimi.
Berkin Elvan’ın, Etem Sarısülük’ün, Ali İsmail Korkmaz’ın, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Abdullah Cömert’in, Ahmet Atakan’ın, Medeni Yıldırım’ın, Hasan Ferit Gedik’in ölümleri onulmaz kalp yangınıdır onun için.
Ali İsmail’in ekranda temsili doğum günü pastasını kesen abisinin gözlerinden süzülen yaşlar onu allak bullak etmeye yeter.
Ya o yüreği yanık anneler, onların çektikleri…
Başaran bununla da kalmaz; Maraş’ı, Sivas’ta yakılanları da anımsatır bize. Bütün bunlara bir aydın olarak isyan eder.
Bu yürek yangınında Soma da 301 madencinin ölümü de vardır.
Öyle ya bu coğrafya yaralı bir ceylan misali “…Unutulmuşların, suskunların, gölgesizlerin, kimliksizlerin, akla gelmeyenlerin…” avlandığı, muktedirlerin avını kollayan bir atmaca gibi sürekli beklediği kirli bir coğrafya…
Ve duyarlı bir yürek, iyi bir şair bunlara nasıl kayıtsız kalabilir ki!
***
GÜLTEN AKIN’A MEKTUP
Başaran’ın Gülten Ablam Benim diye başladığı bir şairden bir diğerine nice incelikleri ve kıymet bilen sözcükleri barındıran mektubu da haksızlıklara ince ince dokunan, bir ablaya hem övücü hem de sitem eden bir mektup.

Okuduğumda gözlerim yaşardı.
Bir şair ablasına ama aynı zamanda ustasına sesleniyordu.
“Gülten Ablam benim, gül sözleri boynuma yaftam benim, sen baktın ben gördüm, sen anlattın ben duydum, sen gösterdin ben yandım hallerine…” diyen, ustaya seslenen ne güzel dizeler!
Aynı zamanda bir usta çırak ilişkisi… Yüzyılların süzülüp gelen erdemi, saygısı ve hafif tonda sitemi barındıran bir töre, sitem.
O sitem, “…senin kadar itaatkâr ve cevval dizeler dökmedim.” diyebilen bir tavır da içeriyor.
Akın, bilindiği gibi, Kestim Kara Saçlarımı şiirinin bir dörtlüğünde; “Kestim kara saçlarımı/ -n’ olcak şimdi/ Bir şeycik olmadı demeyin lütfen/ Aydınlığım, deliyim rüzgarlıyım/ Günaydın kaysıyı sallayan yele/ Kurtulan dirilen kişiye günaydın.” diyordu.
Başaran buna itiraz ediyor, “…yarısı ateş, yarısı acı, yarısı tül, yarısı kül içindeki kadınlarımın saçlarından vazgeçmemelerini şiirimde dile getirdim. Sen kes kara saçlarını ben kesmem/ tek telini bile düşürtmem ayakucuma/ ben ki kara saçlarımla kadınıyım bu ateş günlerinin.” diye uzayıp giden bir şiirle bu yanıtı görebiliyoruz.
Gülten Akın’ın da bu coğrafyada çok acılara gark olduğu, “yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti bizi”diyen dizesinden belli.
***
ZAMAN SUSSA DA…
Tolstoy, “Bir insan acı duyarsa canlıdır, başkasının acısını duyarsa insandır.” demiş.
Bilsen Başaran, başta da söyledik, Tolstoy’un bu cümlesindeki gerçeğin peşinde.
Başkalarının acılarını fark edip tavır koyabilmeyi hepimize yaşanmış olaylardan yola çıkarak anımsatmak istiyor.
Ki bir daha kötülük yaşanmasın, hiçbir kötülük halının altına süpürülmesin diye.
Büyük bir emekle onca olay, anekdot, anı taranmış…
Neler yok ki içinde? Malakanların gidişi de var, İsviçre’de Çingene çocuklarının toplanarak asimile edilişlerini anlatan yürek burkan öykü de.

Filistin’de çocuğun babasının İsrailli askerlere feryadı, “Ateş etmeyin!” ikazına karşın gözünün önünde ince bir dal gibi vurulup hayattan koparılışı da var.
Irak’tan kaçan bir kadının kucağında donarak ölmüş yavrusunu bırakmadan, ağlamadan, susarak öylece kalakalmış bir halde çaresiz duruşu başka bir öykü.
Okurken insanın bir diğer insana bunları yapacağı akla gelmiyor ama gerçek bu.
***
Biz de de yaşanmıyor mu bunlar? Geçen gün dinledim, İBB davasında yargılanan karı koca tutuklanıyor. Geride bir çocuk var, avukatın talebi “Çocuğa bakacak kimse yok, bari anne tutuksuz yargılansın.”
Ve bu talep karşılanmıyor. Anne de tutuklanıyor. Şimdi varın siz o çocuğu düşünün!

***
Kitapta, diktatörlerin çocukluğuna kadar giden metinler de var.
Okuduğunuzda; şiddetin, öç almanın çocuklukta yaşanan o travmalarla ilgisini görebiliyorsunuz.
Sırp Miloseviç’in yaptığı zulümleri inceleyen bilim insanları bu gerçeği ortaya koyuyor.
Yazıyı bitirirken Bilsen Başaran’ın toplumsal vicdanı, doğruyu ve güzeli aradığını söylemiştik. Tıpkı başka bir ünlü yazar, Victor Hugo gibi.
Hugo da “Vicdan insanın içindeki tanrıdır.” demiyor muydu?














