Geçen hafta tamamen tesadüf eseri çocukların tiyatro oynamasına şahit olmuştum.
İlk başta sıradan bir an gibi görünse de aslında benim için dönüm noktası oldu. Sonuçta ben de üç kız çocuğu babasıydım ve bu karşılaşma iç dünyamda birçok soruyu beraberinde getirdi.
Kendimi, babalık anlayışımı ve çocuklarımla kurduğum bağı sorgulamaya başladım.
Kendime sorduğum sorular ve bu sorulara verdiğim tatmin etmeyen cevaplar, bu yazıyı kaleme almama sebep oldu.
Bir baba olarak onlara sevgiyle yaklaştığımı, ilgilendiğimi ve gelişimlerine katkı sağladığımı düşünüyordum. Ancak o gün fark ettim ki her şey sandığım kadar mükemmel değilmiş. Bir çocuğun dünyasına gerçekten ne kadar dahil oluyorum? Onları yalnızca koruyup kollamakla mı yetiniyorum, yoksa iç dünyalarını anlamaya çalışıyor muyum?
Çocukların oyun oynarken gösterdikleri içtenliği, doğallığı ve empatiyi izlediğimde kendime şu soruyu sordum:
“Ben onlara gerçek anlamda bir rehber olabiliyor muyum?”
Çocuklar saf ve karşılıksız bir sevgiyle hareket ederler. Sevgiyi hissetmek ve hissettirmek için bir sebebe ihtiyaç duymazlar. O gün, çocukların hayvanlarla kurdukları bağı gördüğümde onların doğayla ve çevrelerindeki canlılarla ne kadar iç içe ve duyarlı olduklarını fark ettim. Bir kediye, bir köpeğe ya da bir kuşa sevgiyle yaklaşırken içlerinden geldiği gibi hareket ediyorlardı.
Onlar için sevginin karşılığı bir statüye, beklentiye ya da faydaya dayanmaz. Oysa biz yetişkinler, bazen en basit duyguları bile gösterirken hesap yapıyoruz.
Mesele aslında çok basit:
Çocuklarımızdan ellerimizi öpmelerini beklemek yerine biz onların ellerini öpebiliyor muyuz?
Bir sokak hayvanının başını tiksinmeden, içtenlikle okşayabiliyor muyuz?
Sanırım çoğumuz bu sorulara tereddütle cevap veririz. Çünkü toplum olarak duygularımızı ifade etmek konusunda çekingeniz. Sevgimizi belli etmekten, merhametimizi göstermekten çoğu zaman kaçınıyoruz. Oysa çocuklar, sevginin en saf ve karşılıksız halini yaşıyorlar.
Bence bu mesele sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun.
Eğer biraz daha geniş bir çerçeveden bakarsak, çocuk yetiştirmenin yalnızca anne ve babaların sorumluluğunda olmadığını görürüz. Toplum olarak, hatta devlet olarak da çocuklara nasıl yaklaştığımızı sorgulamamız gerekiyor.
Bir metaforla anlatmak gerekirse, bizler devletin çocuklarıyız; devletler de toplumun babası sayılır. Eğer gözlük camlarımızı değiştirip farklı bir bakış açısıyla değerlendirirsek, sistemin çarpık ve düzensiz olduğunu görürüz. “İyi çocuklar” ve “kötü çocuklar” ayrımı yaparak toplumu şekillendiren bir sistem, var orta yerde. Adaletsizliği de kendi elleriyle beslediği aşikar.
Hal böyle olunca doğru bir eğitim bilinci kazandırılmadığı için bizler de kendi çocuklarımızı eksik bilgilerle, hatalı öğretilerle büyütüyoruz. Oysa çocuklukta öğrenilen sevgi, şefkat, merhamet ve empati gibi değerler, ülkelerin geleceğini belirler. Eğer çocuklarımızı sevgiyle, doğru bir bilinçle ve gerçek değerlerle büyütmezsek, onların geleceği de eksik ve kırılgan olur.
Çocuklarımızın doğru yetişmesi için önce bizim kendimizi değiştirmemiz gerekiyor.
Bana göre toplumsal değişim için önce bireysel farkındalık yaratmalıyız.
Her anne-baba önce kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkmalı ve şu soruyu sormalı:
“Ben nerede hata yapıyorum?”
Eğer tüm içtenliğimizle cevap verebilirsek, değişimin ilk adımını da atmış oluruz diye düşünüyorum.














