İnsanlar, yüreğinin derinliklerinde sakladığı yaraların sayısını çoğunlukla hatırlamaz; çoğu zaman farkına varıp bilmez de. Buna sebep olan genellikle günlük hayatın telaşı, bitmeyen koşuşturma ve güçlü görünme arzusu, istek çabasıdır.
Bütün bunlar kalbin üzerine ince bir örtü gibi serilir. Biz de kendimizi kandırıp inandırırız bu yüzden de her şeyin yolunda olduğunu sanırız. Ta ki o gizemli dokunuş değene kadar…
Bazen tek bir dokunuş yetip de artıyor bile. Ve bir daha da insan istese de eskisi gibi olamıyor.
Bazen bir söz, bir bakış, belki de hiç beklenmedik bir hatıra… Ve yıllardır kabuk tuttuğunu sandığınız yaralar bir anda kendini hatırlatır. O an yüzünüze bir şimşek gibi çarpar. Daha tökezlemeniz bitmeden kendini yeniden anımsatır.
Sonra birden fark edersiniz; sanki çok tanıdık bir rüyadan yeni uyanmış gibi… Bazı acılar aslında iyileşmez. Sadece sessizleşir.
Son zamanlarda ben bunları sık sık yaşar oldum.
Sanki insanın içinde yıllardır kapalı duran bir sandık varmış gibi. İçinde yaşanmamışlıklar, söylenmemiş sözler, bastırılmış duygular… Hepsi o sandığa atılmış.
Ve günü geldiğinde o sandık kapağını aralar. Bir anda her şey yerle yeksan olur.
Sonra insan kendine şu soruyu sorma ihtiyacı hisseder:
Ben bu kadar acıyı, derdi, kederi ne zamandan beri içimde taşıyordum?
Belki de unuttuğumuz esas mesele şudur: İnsan en çok kendini yine kendinde saklamayı becerir. Bütün bu olup bitenlerin sebebi de belki budur.
Acılarını görmemek için üzerine zaman serpiyor insan.
Ama zaman, sanıldığı gibi her yarayı iyileştirmiyor. Bazı yaraları sadece derinleştiriyor. Görünür olmasını geciktiriyor; su yüzüne çıkmasını erteliyor, hepsi bu.
Oysa geçmiş dediğimiz şey sandığımız kadar uzak değilmiş aslında.
Bazen hiç ummadığınız bir anda kalbinizden tutup sizi yıllar öncesine götürür.
Ve o an anlıyorsunuz ki unutmak dediğimiz şey aslında sadece ertelemekmiş.
İşte bu yüzden bazen insanın içindeki bütün hikâyeleri uyandırmak için uzun cümlelere gerek kalmıyor.
Bir dokunuş yetiyor…














