Molla Demirel
Barış Pehlivan’ın aşağıdaki yazısını, benim Avrupa ‘ya göçen işçi – emekçilerin torunlarına doğrusu gelecek kuşaklara bırakacağımız bir iz olsun diye 45 yılda bir araya getirdiğim oyuncaklarla oluşturduğum çocuk oyuncaklar müzesinde okudum.
Barış Pelivan’ın yazısını okurken etkilendim, düşündüm. Ben 75 yaşına gelmiş bir insan olarak neden yazarken, radyo yayınları hazırlarken bu çocuklar için de bunca oyuncak topladım, neden yazdım?
Almanya ‘ya gelirken elbette daha iyi yaşama, çocuklarıma daha iyi bir gelecek hazırlama beklentim vardı. Ancak onun kadar da benim doğduğum, büyüdüğüm en güzel günleri yaşadığım topraklara da daha nasıl yararlı olurum düşüncem oldu. Doğduğum günden itibaren köyde Kürtçe ve Türkçe dilini parelel olarak öğrendim, orta okuldan itibaren Malatya ‘da Ermeni, Arap arkadaşlarımın söylediği türkü ve şarkıları da onlarla söyleyerek bir kaç kelimede olsa o dillerin en güzel gönül kazanan sözcüklerini de en zorlu küfürlerini de öğrendim.
Dersliklerde kabaca bir İngilizce, Almanya ‘da Okullarda, toplumda, daha çok çocuklarımdan Almancayı öğrendim. Bütün bunlar çok kültürlülüğün çok dilliliğin önemini kavrattı. Belkide benim doğduğum ülkeye olam özlemimle o çok dilleri, çok kültürleri bağrında toplayan ülkeyi daha çok sevmemi, onu uluslararası eranede en iyi yerlerde görme özlemimi sağladı.
Doğduğum ülkede yakınlarım, komşularım, dostlarım tarafında dollandırılmadım mı? Elbette dolandırıldım. Babamda kalan, veya satın aldığım yerleri benim orada olmayışımdan yararlanarak kendilerinin üstüne kayıt edenler olmadı mı? Elbette oldu. Onlara yardım eden yargıçlar, tapu kadrostu memurları, savcılar, savunmacılar olmadı mı? Olmaz olur mu hiç…
Ancak o olumsuzlukların hiçbiri beni geleceğe iyi bir iz bırakma hedefimden alıkoyamadı. Önemli olan genç kuşakların, gelecek nesillerin bir kültüre, yaşam birikimine, sahip olduklarını öğrenmeleri ve o kültür ve dillerle gurur duymaları için bir şeyler yapmak daha önemli olduğuna karar verdim.
Barışın yaşadıklarıyla benim yaşadıklarım arasında bir paralellik var mı? Elbette var.
Göç başta olmak üzere tüm yaşananlar sisitemin adaldetsizliğinden kaynaklanıyor
Barış Pelivan’ın bu aşağıdaki yazısını okuyunca üzerinde düşündüm dedim ya, Barış Pehlivan neye karar vermiş?
Çocuklarına, gelecek nesillere onurlu, boyun eğmez haklının yanında durmanın her şeyden daha değerli olduğunu miras bırakmaya karar vermiş.
Hani Hz. Muhammed ‘in torunu İmam Hüseyin‘e Kerbela‘da Yezid en güçlü silahşörleriyle önlerini kesince „Ya Hüseyin sen Yezid’e biat etmezsen o senin tüm sülaleni yok etmeye kararlıdır“ dediklerinde İmam Hüseyin’in yanıtı şudur:
“Sanmayınki ben bunu bilmiyorum. Ancak ben Yezid’e biat edersem gelecek nesillere köleliği miras bırakmış olurum. Yezid’in en güçlü komutanlarıyla şavaşarak boynum kesilirse. Gelecek nesillere onurlu bir direnişi miras bırakmış olurum. “
Barış Pehlivan da güçlülerin çıkarı için beynini kalemini kullansa onların safında dilini konuştursa bir yazarın, bir gazetecini kazanacağından onlarca kat bir kazanç sağlar ailecek çok lüks bir yaşam sürdürürlerdi. Ancak Barış Pehlivan lüks bir yaşam değil onurlu bir yaşamı çocuklarına ve genç meslektaşlarına bırakmak istiyor. Bu kararı verdikten sonra onu yargılayanların, sahte bilirkişilik, sahte muhbirler, gerçekleri duymaktan rahatsız olan sisitemi elinde tutanların tüm çabaları Barış Pehlivan ‘ın ülkesine, halkına karşı olan sorumluğunu engelleyemez, yok edemez. Doğrusu Barış’ı dize getirememiş.
Barış Pehlivan tutuklanınca üzülüyor mu? Elbetteki bu kötü akışta kendisinin, çocuğunun, eşinin, sevenlerin acı çekmesine üzülüyordur. Ama bu yazıda görüldüğü gibi bu üzüntü onun haksızlıkları dillendirmesine, karşı çıkmasına daha da güç veriyor. Onurlu bir duruşu ortaya koyuyor. Barış Pehlivan Hücrede, cezaevi koğuşunda da fikir özgürlüğünü yere sermiyor. Onunla dimdik onurlu bir heykel gibi duruyor. Kutlarım!
Okuyun bu yazıyı aynı görüşe varacaksınız:
„Barış Pehlivan

[email protected] Son Yazısı / Tüm Yazıları
Parmağımdaki nasır
16 Ağustos 2023 Çarşamba
“Hiç canını sıkma kardeşim, yine baştan yazarız.”
27 yaşındaydım ve terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyordum. Koğuşlarımızın açıldığı cezaevi maltasında Barış Terkoğlu’nu gördüm. Avukat görüşünden dönüyordu.
Haftalar önce tutuklanmasaydık ilk kitabımızı yayınevine teslim etmiş olacaktık. İzin vermediler. 14 Şubat 2011 sabahı evimize gelen onlarca polis hem bizi hem tüm bilgisayarlarımızı ele geçirdi. Gardiyanların hızlıca koğuşa sokmaya çalıştığı Barış’a “Kitap da gitti, yazık oldu onca emeğe” diye bağırdım. Yanıtı, bu yazının ilk cümlesi oldu. Sahi, yazar mıydık? İyi de nasıl? Birbirimizi bile göremiyorduk ki…
Bir gün avukatımla o küçücük görüş odasında konuşuyorduk. Barış’ın bana yazdığı bir mektubu verdi, gizlice okumaya başladım. “Yazalım” diyordu. Dönemin Taraf gazetesi WikiLeaks belgelerini sansürleyerek yayımlıyor, Fethullahçıları zora sokacak bölümleri saklıyordu. Madem öyle, asıl şimdi yazmalı, bizi içeri atanlara kalemimizle meydan okumalıydık.
Gizli yazışmalarımız günlerce sürdü. Konuları paylaştık, iş bölümünü yaptık. Dışarıdaki dostlarımız belgeleri Türkçeye çeviriyor, onlarca sayfayı parça parça içeri sokuyorduk. Gece olduğunda da hücremizdeki o plastik masaya oturuyor, boş beyaz kâğıtlara elimizle yazmaya başlıyorduk. El yazılı sayfalar yine gizlice dışarıya çıkarılıyor, eşlerimiz tarafından bilgisayara geçiriliyordu. Kimse duyup engellemesin diye sakladığımız bu süreç aylar sürdü.
Bir gün Çağlayan Adliyesi’nde duruşmamız vardı. Ne güzel bir gündü, sanık sandalyesinde de olsak sevdiklerimizi görüyorduk. Sonra, Kırmızı Kedi Yayınevi’nin sahibi Haluk Hepkon’la göz göze geldik. Haluk ağabey onlarca jandarmanın arasından bir kâğıt uzattı bize. Kimse anlamadı ama kitap sözleşmesiydi.
Duruşmaya ara verildi. Adliyenin eksi 7. katındaki nezarethanedeydik. Orada imzaladık sözleşmeyi, mahkeme salonuna çıkarılınca geri teslim ettik. Artık heyecanla ilk kitabımızın çıkmasını bekliyorduk…
Ve o gün geldi. Koğuşta yerimde duramıyor ve kitaba dair gazetelerde çıkan haberleri tekrar tekrar okuyordum. Başarmıştık. Gazetecilikten tutuklanmış, tutuklu olsak da gazetecilik yapmıştık. Dünyada örneği var mıdır bilmiyorum ama biz Barış’la birbirimizi görmeden cezaevinde ortak kitap yazmıştık. Önsözünü de bir başka koğuşta abide gibi dik duran Doğan Yurdakul ağabey kaleme almıştı.
“Sızıntı/WikiLeaks’te Ünlü Türkler” kitabının çıkış öyküsü böyleydi. Bu topraklardaki adaletsizliklerin nasıl planlandığını gizli Amerikan belgeleriyle ortaya koyduk. İktidarın devlete yerleştirdiği terör örgütünün büyükelçilere verdiği kirli brifingleri duyurduk. Evet, kimine göre teröristtik ama aylarca en çok okunan bir kitabın yazarlarıydık da…
19 ay tutuklu kaldık. Gün geldi, devlet “Pardon” dedi, beraat ettik. Bizi yargılayan hâkimler kaçtı, bizi mahkeme önüne atan savcılar kaçtı, bizi takip eden polisler kaçtı. Bilirkişi diye önümüze attıkları şakirtler bile kaçtı. Biz ise iman tahtamıza memleket ve hürriyet yazdık.
Şimdi 40 yaşındayım. Barış’ın da benim de parmaklarımızda bir nasır halen duruyor. Bu satırları yazarken ona bakıyorum. Bundan 12 yıl önce ellerimizle yazdığımız kitabın nasırı, “Yine yazarız” diye bana sesleniyor.
Ve şimdi yine yeni bir mücadelenin içine giriyorum. Can güvenliğimin olmayacağını bilecek deneyimdeyim. Lakin kimsenin kuşkusu olmasın, yine yazacağım.
Ne güzel demiş Ahmet Telli: “Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…”














