Washington ve Tel Aviv hükümetlerinin İran’la diplomasi yerine savaşı tercih ederek İran’a yönelik ortak saldırılar düzenlemesi, İran’ın ulusal egemenliğine ve toprak bütünlüğüne açık bir saldırıdır. Bu durum, uluslararası hukukun açık bir ihlalidir ve bunu dünya halkları, özellikle de aydınlar çok iyi bilmektedir.
Nükleer müzakerelerin sürdüğü bir dönemde İran’a yapılan bu saldırılar; barışı, bölgesel istikrarı ve uluslararası güvenliği ciddi biçimde zedelemiştir. Devletin ruhani liderinin ve ailesinin hedef alınması, şiddeti daha da tırmandırmış ve insanlık adına kabul edilemez bir noktaya taşımıştır.
Bu saldırılara Almanya ve Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin destek vermesi ya da sessiz kalması, hiçbir demokratın kabul edemeyeceği bir tutumdur. Avrupa Birliği’nin öncü ülkeleri bu tutumlarıyla, Birleşmiş Milletler Şartı’nın ve uluslararası hukukun ihlaline ortak olmaktadır.
Dünyanın tüm demokrat, sosyalist ve hümanist güçleri, İran’a yönelik bu saldırılara karşı ses yükseltmeli ve saldırıların derhal durdurulmasını talep etmelidir.
Nükleer Görüşmeler Sürerken Yapılan İkinci Saldırı
İran’daki otoriter ve baskıcı rejime karşı İran halkının yıllardır verdiği sosyal ve demokratik mücadele herkes tarafından bilinmektedir. Bu mücadeleyi destekleyenler hiçbir zaman insan kanının dökülmesini istememiştir.
Benjamin Netanyahu ve Donald Trump’ın saldırgan politikalarına karşı çıkmak; ne İsrail halkına ne de ABD halkına karşı olmak anlamına gelir. Aksine, İsrail ve ABD halklarının büyük bir kısmı da savaşa, çocuklarının ölmesine ya da başka halkların çocuklarını öldürmesine karşıdır. Bu nedenle sık sık sokaklara çıkarak barıştan yana tavır almaktadırlar.
Avrupa Birliği ülkeleri, İran’ın nükleer programına ilişkin görüşmeler devam ederken bu saldırıların gerçekleştiğini çok iyi bilmektedir. Bu durum, diplomatik sürecin bilinçli biçimde sabote edildiğinin açık bir göstergesidir. İsrail ve ABD yönetimleri yalnızca bölgesel değil, küresel istikrarı da tehlikeye atmaktadır.
ABD’nin bugüne kadar Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi ülkelere müdahaleleri sorulmalıdır:
Bu ülkelere gerçekten demokrasi mi getirilmiştir?
Çifte Standart ve Tehlikeli Örnekler
Eğer büyük güçler başka ülkelerin toprak bütünlüğünü hiçe sayarak müdahaleleri meşrulaştırırsa, bu durum dünyanın her bölgesi için tehlikeli bir emsal oluşturur. Geçmişte Almanya, Hollanda, Polonya ya da başka ülkeler için gündeme gelen toprak tartışmaları bugün yeniden gündeme getirilse, dünya bunu kabul eder mi?
Aynı şekilde Orta Doğu’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin komşularıyla yaşadığı sorunlar sürekli dış güçler tarafından körüklenmektedir. Bu çelişkiler görmezden gelinerek, İran’a yönelik saldırılar meşrulaştırılamaz.
Asıl Bedeli Halklar Öder
ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları, yalnızca İran için değil tüm bölge için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Bu saldırılar, İran’ın nükleer silah yapımından vazgeçtiğini taahhüt ettiği müzakerelerde ilerleme sağlanmasından hemen sonra gerçekleşmiştir. Amaçlarının rejim değişikliğini bombalarla dayatmak olduğu açıktır.
Oysa İran’da asıl acıyı çeken halktır. İran halkının demokratik ve sosyal mücadelesi, savaşla değil; uluslararası dayanışma, siyasi baskı ve sivil topluma destekle güçlendirilmelidir.
Başka bir ülkenin şehirlerini bombalayarak, çocukların ölümüne yol açarak rejim değiştirmeye çalışmak insanlık dışıdır. Bu cinayettir.
Savaş; ölüm, yıkım ve insan kanıdır.
Bir ülkenin rejimine dış güçler değil, o ülkenin halkı karar vermelidir.
01.03. 2026
Molla Demirel














