AYDIN ARANIYOR
BULAN HABER VERSİN
Hamdolsun, aydınlar tasfiye edilmiş.
Ne güzel bir kelime “tasfiye”…
Sanki bir ihaleden artan beton,
sanki bozuk bir makine parçası,
sanki son kullanma tarihi geçmiş bir fikir.
Tasfiye olmuşlar.
Demek ki çok düşünmüşler.
Demek ki fazla sormuşlar.
Demek ki “neden” kelimesini gereğinden fazla kullanmışlar.
Ama bir sorun var.
Tasfiye edilenin yerine yenisi gelmemiş.
Garip değil mi?
Bunca üniversite,
bunca fakülte,
bunca tören,
bunca kurdele,
bunca “vizyon belgesi”,
bunca “stratejik plan”…
Sonuç:
Aydın yok.
Demek ki aydın:
talimatla yetişmiyor,
ihale dosyasından çıkmıyor,
“yerli ve milli” etiketi yapıştırılınca olmuyor.
Ne acayip…
Şimdi yeni bir aydın sınıfı aranıyormuş.
Şartlar belli.
Eleştirmeyecek
Sorgulamayacak
Geçmişi hatırlamayacak
Gelecek hakkında fazla konuşmayacak
“Ama” ile başlayan cümle kurmayacak
Kısacası:
Düşünmeyen aydın…
Ne kadar yerli,
ne kadar milli,
ne kadar risksiz!

…
SIFIR ATIK ORKESTRASI
Marmaris’te temizlik emekçileri, geri dönüştürülebilir atıklardan yaptıkları enstrümanlarla kurdukları Sıfır Atık Orkestrası ile Yeni Yıl Festivali’nde sahne alarak hem müziğin hem de çevre bilincinin sesi olacak.

…
İŞTE CİNAYETİN FOTOĞRAFI
Bu fotoğraf zeytine, toprağa ve hukuka karşı işlenen organize bir talanın belgesidir. Akbelen’de yok edilen sadece ağaçlar değil, kamusal vicdandır

…
BU ÜLKEDE ÖĞRETMEN OLMAK
Turizm cenneti Bodrum’da bir öğretmen barınamıyor. Saffet öğretmenin her gün Milas-Bodrum arasında kat ettiği 100 kilometrelik yol, bireysel bir hikâye değil, sistemsel bir sorunun fotoğrafı.

…
KARTAL DRONU HAVADA KAPTI
Gökyüzünde çekim yapan dron, bir kartalın hedefi oldu. Kartal dronu kaparak dağın zirvesine bıraktı; teknoloji geri çekildi, hava sahasının gerçek sahibi sözü aldı.

…
YOKSA ZAMAN BİZİ
TERK Mİ ETTİ?
Modern insanın en büyük yanılgısı belki de…
Zamanı ölçtüğünü sanıyor.
Takvim yaprakları, saatler, uygulamalar…
Hepsi bize zamanı “kontrol ettiğimiz” hissini veriyor. Oysa gerçekte yaptığımız şey, zamanı sessizleştirmek. Onu anlamaktan vazgeçip sayılara hapsetmek.
Antik Knidos’ta zaman, nötr bir akış değil, anlam yüklü bir varlıktı. Aylar sadece mevsimleri değil, ruh hâllerini, toplumsal dengeleri, doğanın sesini taşırdı. Bu yüzden gökyüzü sadece izlenmez, yorumlanırdı. Ve bu yorumu yapanlardan biri, belki de en önemlisi, Eudoxos von Knidos idi.
Bugün Eudoxos’u “astronom”, “matematikçi”, “bilim insanı” olarak anıyoruz. Doğru. Ama eksik. Çünkü Eudoxos aynı zamanda zamanı tanrılarla birlikte düşünen son büyük akıllardan biriydi.
Modern editörler onun bu yönünü sevmedi.
Astrolojiyi, kehaneti, tanrıları metinlerden ayıkladılar.
“Büyük bir bilim insanı bunlarla uğraşmış olamaz” dediler.
Aslında demek istedikleri şuydu.
Biz artık böyle düşünmüyoruz.
Ama tarihin görevi, bugünü rahatlatmak değildir.
Eudoxos’un takviminde aylar boş değil.
Athena aklı getirir,
Aphrodite bereketi,
Hermes geçişi,
Demeter emeği,
Ares çatışmayı,
Hestia sükûneti taşır.
Bu, batıl bir sıralama değil. Bu, insanla doğa arasında kurulmuş kadim bir anlaşmadır.
Zaman burada ilerlemez; döner, tekrar eder, hatırlatır.
Belki de bu yüzden Knidos, yıkık olduğu hâlde hâlâ bu kadar canlı.
Halikarnas Balıkçısı, Knidos’u anlatırken öyle bir cümle kurdu ki, zamanın bütün kibirli iddialarını yerle bir etti. Onu bir harabeye değil, bir eşiğe dönüştürdü. Dedi ki;
“Çağ çağı siler, zaman zamanı söndürür.
Ama burada çağların silemeyeceği, zamanların söndüremeyeceği bir güzellik var.”
İşte Eudoxos’un gökyüzüne bakarken gördüğü şey tam olarak buydu.
Zamanı ölçülecek bir mekanizma değil, yaşanacak bir anlam olarak kavramak.
Knidos’ta zaman düz bir çizgi değildir.
Bir burgaçtır.
İnsanı içine alır, sınar, sonra geri bırakır.
Balıkçı’nın dediği gibi Knidos bağırmaz, seslenmez.
Ama bu sessizlik bir yokluk değil, derinliktir.
“Knidos yıkıktır, ıssızdır ama yaşayan daha canlı; daha anlamlı ve daha derindir.”
Bugün biz zamanı düzleştirdik.
Geçmişi arkamızda bıraktık, geleceği bir hedef tahtasına astık.
Takvimleri cebimize koyduk ama mevsimlerin ruhunu kaybettik.
Oysa Knidos’ta rüzgâr hâlâ iki denizden esiyor.
Biri geçmişten, biri gelecekten.
Hangisinin yüzümüze değdiğini ayırt edemeyiz, çünkü burada zaman hala konuşuyor.
Belki de asıl soru şu.
Biz zamanı mı kaybettik yoksa zaman mı bizi terk etti?

…
BU NEFRETİN HEDEFİ HEPİMİZİZ
Bazı saldırıların hedefi bir kişi gibi görünür ama aslında çok daha geniştir. Son günlerde yaşanan da tam olarak bu. Cinsiyetçi ve küfürlü tezahüratı eleştirdiği için Halktv’den Gözde Şeker’in ırkçı ve cinsiyetçi saldırılarla hedef alınması, sadece bir gazeteciye yönelmiş bir linç değil.
Bu, basının da ötesinde toplumun kendisine yönelmiş açık bir saldırı.
Çünkü burada mesele bir spikerin ne söylediği değil, kimlerin konuşabileceği, kimlerin itiraz edebileceği, kimin haddinin nerede başladığı meselesidir.
Irkçı ve cinsiyetçi dil, her zaman aynı yerden konuşur; “Sus.”
Kadınlara sus der.
Gazetecilere sus der.
Topluma sus der.
Bu yüzden bu tür saldırıları “sosyal medya öfkesi”, “kontrolsüz kalabalıklar” ya da “anlık linç” gibi hafif kavramlarla açıklamak büyük bir yanılgı olur. Burada işleyen şey, tesadüf değil, örgütlü bir zihniyet, tanıdık bir refleks, eski ama hiç eskimeyen bir karanlık.
Irkçılık ve cinsiyetçilik, birer iktidar aracıdır. Korku üretir, sınır çizer, alan daraltır. “Buraya kadar” der. “Bundan sonrası yasak” der. Ve bunu yaparken en çok da kamusal alanı hedef alır. Çünkü kamusal alan, itirazın ve eşitliğin mümkün olduğu yerdir.
Bugün hedefte bir gazeteci var. Yarın bir akademisyen. Ertesi gün bir öğrenci. Sonra herhangi bir yurttaş. Zincir böyledir. İlk halka kırılmazsa, son halka kaçınılmazdır.
Bu saldırı; bir arada yaşama iradesine, barış fikrine, eşit yurttaşlığa, kadınların kamusal varlığına, toplumun söz söyleme hakkına yöneliktir.
Ve şunu açıkça söylemek gerek.
Bu noktada tarafsızlık yok.
“Mesafeli durmak”, “iki tarafı da anlamaya çalışmak” yok.
Çünkü ırkçılık ve cinsiyetçilik, tartışma konusu değil; insan onuruna yönelmiş bir tehdit.
Sessizlik, saldırganın dilini büyütür. Suskunluk, şiddeti normalleştirir.
Bu yüzden mesele bir gazeteciyi savunmakla sınırlı değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz.
Korkuyla susanların mı, sözünü esirgemeyenlerin mi toplumu olacağız?
Bu soru ertelenemez.















