BİR ANNENİN SESİNDEN
DAHA YÜKSEK NE VAR?
Bazen bir ülkeyi anlamak için uzun raporlara, kalın dosyalara, büyük sözlere gerek yoktur.
Bir annenin sesi yeter.
İkizköy muhtarı Nejla Işık kamuoyuna bir açıklama yaptı.
Yürek burktu.
Aslında konuşmadı.
İç çekti.
“Yüreğimde büyük bir sızı var ama başım dik” dedi.
Bu cümle, bu ülkenin özeti gibi.
Acıyı saklamayan ama eğilmeyen insanların ülkesi…
Bir anne düşünün.
Kızı içeride.
Kapı çalmıyor.
Ses gelmiyor.
Ama o hâlâ dimdik duruyor.
Çünkü mesele sadece bir evlat meselesi değil artık.
Mesele, o evladın neden içeride olduğu.
Ve işte tam burada, bu hikâyenin en ağır yeri başlıyor.
Kızının sözlerini eğip büküyorlar.
Onun çığlığını, başka yerlere yönlendiriyorlar.
Sanki hedef başka, sanki öfke başka…
Oysa bir anne çıkıp en sade haliyle gerçeği söylüyor:
“O sözler yargıya değil, doğayı yok edenleredir.”
Bu kadar.
Ne eksik, ne fazla.
Bazen gerçeğin en yalın hali, en rahatsız edici halidir.
Çünkü süslenmemiştir.
Çünkü doğrudandır.
Çünkü kaçacak yer bırakmaz.
Bu bir savunma değil aslında.
Bu bir yön tarifidir.
Okun yönünü gösteriyor anne.
Yargıya değil, talana.
Ama mesele şu…
Sözün nereye söylendiğini değil,
kime yakıştırıldığını tartışan bir yere geldik.
Bir annenin tanıklığı mı güçlüdür,
yoksa yazılmış bir tutanak mı?
Bir annenin bildiği mi gerçektir,
yoksa yorumlanmış bir cümle mi?
Nejla Işık’ın metni bu yüzden önemli.
Çünkü orada hukuk dili yok.
Ama hakikat var.
Ve bir şey daha var.
Onur.
“Başım dik” diyen bir annenin cümlesidir bu.
Yalnız bırakılmış olabilir…
Ama eğilmemiştir.
Sonra bir cümle geliyor ki,
asıl mesele orada açığa çıkıyor:
“Bizim davamız bir yaşam, varoluş davasıdır.”
İşte bütün hikâye burada.
Bu artık bir kişi meselesi değil.
Bir köyün meselesi.
Bir ağacın meselesi.
Bir toprağın meselesi.
Ve belki de en çok, bu ülkenin nasıl bir yer olacağı meselesi.
Bir annenin iç çekişiyle başlıyor her şey.
Ama o iç çekiş, duyabilene, bir çığlık gibi gelir.
Şimdi soru şu.
Bir annenin sesinden daha yüksek ne var bu ülkede?

…
SELAMÜN ALEYKÜM
SHALOM ALEİCHEM
İnsanlık, aynı duayı iki dilde söylemeyi başarmış nadir bir tür.
Müslümanlar “Selamünaleyküm” der.
Yahudiler “Shalom aleichem.”
İkisi de Sami dilleri kökenli ve aynı anlama geliyor:
“Barış seninle olsun.”
Her iki toplum da bu sözü günde binlerce kez tekrar eder.
Aynı göğe bakarak.
Aynı korkuların içinden geçerek.
Aynı umudu taşıyarak selamlaşırlar.
Ama ne tuhaf…
Tarih boyu aynı kelimeyle selamlaşanlar, birbirine en çok kurşun sıkanlar oldu.
Eski zamanlarda kutsal mekânlar, göğe açılan kapılar sayılırdı.
İnsanlar oraya girerken silahını dışarıda bırakırdı.
Datça’ya en yakın örnek Yatağan Lagina’daki Hekate Tapınağı.
Amazonlar o tapınağa girerken silahlarını dışarıda bırakırdı.
Çünkü barış, ancak içeri girince değil, insanın içinde başlayınca mümkündü.
Bugün ise aynı kutsalın etrafında duvarlar yükseliyor.
Aynı Tanrı’ya bakan gözler, birbirine düşman bakıyor.
Oysa kelimeler hâlâ aynı şeyi söylüyor.
“Barış seninle olsun.”
Sorun, kelimenin içini boşaltan zihniyette.
Barış, ağızdan çıkan bir ses değil.
Bir ahlak.
Bir yükümlülük.
Bir cesarettir.
En önemlisi de, karşındakini insan olarak görme iradesidir.
Belki de asıl trajedi şu.
İnsanlık, her gün binlerce kez
“Barış seninle olsun” demeyi biliyor…
Ama bir kez olsun o barışla yaşamayı beceremiyor.
Bu yüzden, iki dilde söylenen aynı dua göğe yükselirken birleşir ama yeryüzüne indiğinde parçalanır.
En çok “barış” diyenler, en çok savaşanlar oluyor.
Peki, insanları birbirine düşüren nedir?
Belki de aynı duayı edenleri düşmanlaştıran,
inandıkları ortak Tanrı değil, savaştan beslenen düzen ve onun efendileridir.
Çünkü inançlar barışı emreder…
Ama iktidar ve çıkar, egemenliğini sürdürmek için
hep savaşı ister.
Üstelik en çok da o inançları kullanarak.















