DALGA DALGA BÜYÜYEN
BİR SELAM
Bugün Cevat Şakir’in doğum günü.
Bugün “merhaba” günü.
Mademki o koca yürekli “Balıkçı”nın deryalar kadar engin, güneş kadar sıcak üslubunu seversin; o vakit kulak ver bu Ege fısıltısına:
Merhaba!
Öyle bir kelimedir ki bu, rüzgârın henüz adını koymadığı, şafağın suları öpmediği o muazzam sessizlikte, denizin en eski, en köklü lehçesiyle kayalara kazınmıştır.
Bu “merhaba”, dillerin arasından süzülüp gelen bir ses değil; toprağın kadim hafızasından, dalgaların bin yıllık sabrından ve gökyüzünün o mağrur suskunluğundan kopup gelen bir kucaklaşmadır.
Merhaba!
Sanki Halikarnas’ın ak mermerli rüzgârında savrulan bir antik denizcinin yüreğindeki o deli fişek heyecan… Belki Knidos’un eskimiş taşlarına sırtını dayamış bir tanrının uykulu fısıltısı, belki de Karya’nın zeytin gözlü kızlarının kıyıda bıraktığı bir gülüş…
Bu coğrafyada selam vermek, sadece bir faniye seslenmek değildir be çocuk!
Bu; toprağın altına, denizin dibine, tarihin o görkemli gölgesine ve tabiatın ta kalbine çekilen bir “Yaşa!” nidasıdır.
Eskiler “merhaba” dediklerinde, karşılarındakine değil, o insanın içindeki o ölümsüz cevhere, o gizli tanrıya seslenirlerdi.
Dionysos’un bağ bozumu sarhoşluğuyla çınlayan kahkahasından, Artemis’in gümüşi ay ışığından, Poseidon’un geniz yakan o tuzlu nefesinden birer parça taşırdı her selam.
Her “merhaba”, insanın kendi içindeki uçsuz bucaksız evrene açtığı bir liman kapısıydı ve o kapıdan giren söz, bir daha asla dünkü gibi sığ kalmazdı.
Merhaba!
Bu bir başlangıç değil, bir uyanıştır, bir hatırlayıştır be hey gidi! Unuttuğumuz o tanrısal dili, yitirdiğimiz o altın zamanı, hoyratça terk ettiğimiz “öz kendimizi” yeniden sular üstüne çağırmaktır.
Şimdi sen de bu kelimeyi denize doğru haykırdığında, sakın ola kendini yalnız sanma! Bil ki binlerce yıl evvel, aynı kayalıkta duran bir sünger avcısı, bir sürgün şair ya da rüzgâra hükmeden bir mitolojik kahraman sana omuz veriyor.
Ve bak, rüzgâr hâlâ o ilk, o ezelî merhabanın peşinde, yelkenleri şişirip duruyor.
Merhaba ey ışık, merhaba ey deniz, merhaba ey hayat!

…
BİR YAVRU, BİR KURŞUN,
BİR VİCDAN HİKÂYESİ
Demir parmaklıkların arasından uzanan o burun…
Sanki sadece koklamıyor; geçmişi arıyor.
Üç yıl önceydi.
Yine böyle bir bahar günü…
Toprak yeşermiş, rüzgâr yumuşamış, hayat yeniden başlamıştı.
Ama onun için hayat, tam o gün durdu.
Marmaris’in Karaca Mahallesi, Bayır mevkii…
Bir anne, bir baba ve henüz iki aylık bir yavru…
Otları yediler diye, yaşamı hak etmediler.
Kurşun sesleri baharın sessizliğini parçaladı.
Vurdular aileyi.
Anne düştü.
Baba düştü.
Ve o…
Henüz annesinin sütünü bırakmamış bir yavru olarak, onların yanında kaldı.
Adı o gün konmadı belki ama kaderi o gün yazıldı:
Behlül.
Arıcılar gördü.
Sessizliği ilk onlar bozdu.
Sonra haber yayıldı…
Ve senin, benim, bizim gibi “duyarlı” dediğimiz insanların yolu kesişti onunla.
Jandarma geldi.
Belediye geldi.
Avukat geldi.
Ama en çok, vicdan geldi.
Hayvan sevenlerin vicdanı.
Behlül bulunduğunda hâlâ annesinin yanındaydı.
Bir yandan emmeye çalışıyor,
bir yandan dünyadan kopmuş o bedene anlam veremiyordu.
Bacağında kırık vardı.
Ama asıl kırık, gözlerindeydi.
Gökova Hayvan Hastanesi…
Soğuk ameliyathane ışıkları altında bir hayat yeniden tutundu.
Kırık kemiğe platin takıldı ama o küçücük kalbe sabır, şefkat ve zaman işlendi.
Günler geçti…
Aylar geçti…
Behlül büyüdü.
İnsanlara alıştı.
Çünkü en çok onları gördü.
Arada bir iki kedi dostu oldu, o kadar.
Bir çiftliğin, bir hastanenin, bir bahçenin…
Sonra herkesin maskotu oldu.
Ama hikâyesi orada bitmedi.
Çünkü bazı hikâyeler iyilikle devam eder.
Bir gün, iyi bir insan çıktı karşısına.
“Onu ben severim” dedi.
“Hayatının geri kalanını birlikte yaşayalım.”
Ve yine bir bahar günü…
Behlül, bir yolculuğa çıktı.
Yağmur ıslatmasın diye kapalı araç hazırlandı.
İncinmesin diye asansörlü sistem kuruldu.
İki araç, bir vicdan gibi yan yana yürüdü yolda.
Marmaris’ten Gökova’ya,
Gökova’dan Bozburun’a…
Bir eşek taşınmadı aslında.
Bir hayat, bir hikâye, bir utanç ve bir umut taşındı.
Şimdi o yine kokluyor dünyayı…
Ama bu kez korkuyla değil.
Belki hâlâ annesini arıyor.
Belki hâlâ o günü unutmuyor.
Ama artık yalnız değil.
Ve belki de en önemlisi…
Bu hikâyede kurşunlar konuştu önce,
ama sonunda iyilik kazandı.
Not: Behlül’ü yaşama döndürerek, bu hikayenin mutlu sonla bitmesini sağlayan Esra Ünlü‘ye, avukat Arzu Alper‘e, Marmaris Belediyesi‘ne ve vicdan emekçisi herkese sonsuz teşekkürler.

…
PEKİ YA O İHBARCI?
Datça’da bir gece…
Kapı çalınıyor.
Saat, hukukun değil, tedirginliğin saati.
Bir belediye meclis üyesi, Yüksel Temel, mecliste yaptığı bir konuşma nedeniyle evinden alınıyor.
Gerekçe? Bir ihbar.
Ne olduğu belirsiz, kim olduğu meçhul, doğruluğu tartışmalı bir ihbar…
Saatler süren ifade.
Bekleyiş.
Ve ardından serbestlik.
Bugün ise aynı dosyada tek cümlelik bir karar.
Takipsizlik.
Yani…
Ortada suç yok.
Peki o zaman soralım:
Gece yarısı o kapı neden çalındı?
Hukuk bazen hızlı davranır.
Ama bazen de acele eder.
Ve acele edilen yerde, çoğu zaman adalet geride kalır.
Takipsizlik kararı, kağıt üzerinde bir düzeltmedir.
Ama yaşananları silmez.
O kapının gece çalınmasını…
O evde yaşanan tedirginliği…
Bir insanın itibarına düşen gölgeyi…
Silmez.
Asıl mesele şu.
Bu süreci başlatan ihbar neydi?
Kim yaptı?
Ve en önemlisi…
Doğru değilse, ne olacak?
Çünkü hukuk, sadece suçsuzu serbest bırakmakla adil olmaz.
Aynı zamanda, asılsız suçlamanın da hesabını sormak zorundadır.
Aksi halde ortaya tehlikeli bir düzen çıkar:
İsteyen, istediğini ihbar eder…
Bir gece kapılar çalınır…
Sonra sessizce “takipsizlik” gelir…
Ve herkes hayatına devam eder.
Gerçekten mi?
Adalet, sadece mahkeme kararlarında değil, o kararların arkasındaki süreçte saklıdır.
Eğer bir ihbar, bir insanın kapısını gece yarısı çaldırabiliyorsa…
Ama o ihbarın sahibi ortada yoksa…
Orada adalet tamamlanmış değildir.
Yarım kalmıştır.
Bugün dosya kapandı.
Ama soru hâlâ açık.
O yalan ihbar ne oldu?

…
ELDE AVUÇTA NE VARSA SATIŞTA
Tıpkı Datça’daki gibi yıllarca bölgeye sağlık hizmeti veren Yatağan Devlet Hastanesi, şimdi satış listesinde. Bir zamanların “acil” kapısı, bugün ihale dosyalarının konusu. Listede Miĺas da var.

…
KARYA’NIN ÜÇ KIZ KARDEŞİ
Karya’nın antik kentlerinde rüzgâr taşlara değdiğinde, eski bir hikâye uyanır.
Üç kız kardeş Eğiren, Ölçen ve Kesen, zamanı ilmek ilmek dokur. İnsan ise sadece o hikâyenin içinden geçer.
Burada onlara gökyüzünün uzak tanrıçaları değil, “Toprağın Kızları” denirdi. Çünkü kader, Karya’da gökten inmez, topraktan fışkırırdı.















