BİR AVUÇ KUM
BİR AVUÇ TESELLİ
Deniz sezonu yaklaştı.
Bir çok belediye müjde verir gibi duyuruyor.
“Halk plajı yapıyoruz.”
Allah razı olsun!
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açıkça söylüyor
“Kıyılar halkındır.”
Ne ferah cümle… İnsanın burnuna deniz tuzu, kulağına çocuk sesleri geliyor. Termosundan çay koyan emekliyi, havlusunu kuma seren genci, gölgede gazetesini okuyan yaşlıyı hayal ettiriyor.
Sonra gerçekle çarpışıyorsunuz.
Sahile indiğinizde karşınıza o meşhur tabela çıkıyor.
“HALK PLAJI”
İşte Türkiye’nin en büyük ironisi o paslı demir ayaklar üzerinde duruyor.
Ve İnsan sormadan edemiyor.
Madem kıyılar zaten halkın, neden bazı yerlere ayrıca “Halk Plajı” yazıyoruz?
Peki, o tabelanın olmadığı yerler kimin?
Patronun plajı mı?
Şezlong cumhuriyeti mi?
Loca krallığı mı?
Yoksa bakanlıktan mühürlü “deniz derebeyliği” mi?
Bu tabela devasa bir itiraftır. Sistemin halka mesajıdır.
“Bakın, burası size ayrılan getto. Burada suya girebilirsiniz. Ama fazla ileri gitmeyin, sınırları aşmayın, otelin havuzuna bakmayın.”
Oysa anayasal düzende halkın kıyıya erişimi devletin ya da bir belediye başkanının jesti veya bir işletmenin hoşgörüsü değil.
Deniz tapuya yazılamaz, dalga ruhsata bağlanamaz, kum parsel parsel müşteri listesine göre dağıtılamaz.
Biz öyle bir ülke olduk ki, halkın zaten doğuştan hakkı olan şeye yeniden “Halk” etiketi yapıştırmak zorunda kalıyoruz. Tıpkı “adil yargı”, “temiz siyaset” ya da “özgür basın” demek zorunda kalmamız gibi.
Çünkü normal olan kaybolunca, normalin adı tabela oluyor.
Avrupa’da da “public beach” var. Ancak orada mesele bir düzenleme. Bizde ise bir varlık yokluk savaşı.
Avrupa’da tartışma: “Şezlonglar fazla mı yer kapladı?”
Bizde tartışma: “Vatandaş denize girebilecek mi?”
Türkiye’de “Halk Plajı” bir teselli ikramiyesidir.
Vatandaşa denir ki.
“Merak etme, kıyıların tamamını kapatmadık. Sana da bir avuç kum bıraktık.”
Oysa mesele halk plajı yapmak değil; halkın olan plajı halktan almamak. Çünkü kıyı, kamusal vicdanın sınırıdır.
O sınır bir kez aşıldığında; önce şezlong, sonra loca, sonra güvenlik görevlisi ve en son o meşhur soru gelir.
“Müşteri misiniz?”

…
AT SİNEKLERİNİN KADERİ
Bazı toplumlar, koro halinde söylenen övgülerin narkozuyla uyuşturulur.
Şehirler, alkış seslerinin ritmi altında içten içe çürürken; hakikati haykıran kişi bir bilge olarak değil, düzenin uykusunu bölen hırçın bir “at sineği” olarak yaftalanır.
Sokrates, kendisini Atina’nın uyuşuk gövdesine konmuş bir at sineği olarak tanımlarken aslında evrensel bir trajediyi işaret ediyordu. Hantallaşmış bir yönetim, kendi konforunun sıcaklığında mayışmış devasa bir attır. Bu bedenin yeniden şaha kalkması için şefkate değil, can yakıcı bir sarsıntıya ihtiyacı vardır.
Bugünün en büyük vebası cehalet değil tercihdir.
Asıl sorun, parıltılı yalanların çıplak hakikatten daha fazla rağbet görmesidir.
İnsan nefsi, sarsıcı bir gerçekten ziyade, kendisini onaylayan bir illüzyonu tercih eder. Sistemin bekası, bu “rahatsız edilmemiş kalabalıkların” uykusuna endekslidir.
Herkesin aynı cümleyi kurduğu yerde düşünce felç olur; orada sadece boşlukta seken bir yankı vardır.
Bir kentte herkes susuyorsa, orada barış hüküm sürmez; sadece korku sessizce kök salar.
Eğer bir toplumda “aykırı sesler” susturuluyorsa, bilin ki o at artık derin bir komaya girmiştir.
Sokrates’in bedenini yok eden şey baldıran zehri değildi; onu öldüren şey, bir soru işaretinin ucuyla iktidarın zırhını delmesiydi.
Çünkü soru, statükonun en büyük düşmanıdır.
Soru, düzenin simetrisini bozar.
Yıllardır sarsılmaz sanılan dogmaların altındaki toprağı oyar.
Bu yüzden her çağ, kendi “at sineklerini” birer yabancı madde gibi bünyesinden atmaya çalışır.
Gazeteci “marjinal” olur, yazar “huzur bozucu” ilan edilir, hak arayan, düzenin dişlileri arasında bir “pürüz” sayılır.
Oysa bir toplumun kurtuluşu, o kulak tırmalayan seste saklıdır. Sineğin misyonu sevilmek veya onaylanmak değil; tek amacı uyandırmaktır.
Bugün yaşadığımız en büyük trajedi ise şu. Etrafımızdaki at sineklerini birer birer kovdukça, altımızda can çekişen ve çürüyen o devasa atın kokusuna kanıksıyoruz.
Hakikatten vazgeçtiğimiz her an, kendi mezarımızın sessizliğine biraz daha aşık oluyoruz.

…
Eskiden siyah ile beyazın arasında, İnönü’nün o çilekeş ama heybetli betonlarında bir vakur duruş vardı. Rakip takım daha soyunma odasının eşiğinde nefesini tüketir, tribünlerden gelen o sağır edici uğultu futbolcunun ensesine soğuk bir bıçak gibi dayanırdı. Şimdiki Beşiktaş ise bazen top oynuyor, bazen sadece üzerindeki formayı bir emanetçi gibi taşıyor.

…
HAYSİYET CELLATLARI
Bazı toplumlar kadınları fikirleriyle, projeleriyle, vizyonuyla tartışır. Bazı toplumlar ise kadını susturmak için doğrudan haysiyetine saldırır. Çünkü, bir kadının düşüncesini yenemiyorsan, itibarını katletmek en kestirme yoldur. Türkiye’nin siyasi tarihi bu “itibar suikastlarının” utanç verici arşiviyle dolu.
Bir erkek siyasetçi hakkında sert bir iddia ortaya atıldığında, tartışma genelde “siyasi” bir zeminde, belgeler ve rakamlar üzerinden yürür. Ama hedef bir kadın olduğunda, dosyanın dili bir anda değişir.
Fikirler susar, imalar konuşmaya başlar; politik eleştiriler yerini bel altı vuruşlara bırakır. Çünkü karakter suikastı, fikir üretmekten daha kolaydır.
Bu coğrafyanın karanlık akılları bu paslı silahı çok iyi bilir; Kadını susturmanın en hızlı yolu, onu toplumun gözünde “mahcup” etmeye çalışmaktır.
CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan şahsında sahnelenen bu kirli oyun, sadece bir siyasi polemik değil; bu memleketin ahlak terazisinin ne kadar ağır bir hasar aldığının fotoğrafıdır.
Ortada bir mahkeme kararı yok.
İspat yok.
Belge yok.
Sadece bir ifadeden sızdırılan, insan onurunu hedef alan ağır imalar var.
Ve ne acıdır ki, bazı medya organları bu çamuru kamu yararı için değil, yaranma ve tıklanma iştahıyla servis ediyor.
Gerçek gazetecilik hakikati arar; oysa bugün yapılan, insanların haysiyetini manşete taşıyarak “pazarlamaktır.”
Şu üç soruyu sormayan her kalem, bu suça ortaktır.
Bu bilgi doğru mu?
Bunu yayınlamanın topluma ne faydası var?
Bu haber, bir insanın hayatını geri dönülmez biçimde karartır mı?
Bugün bir kadın siyasetçiyi “iddia var” diyerek fütursuzca itibarsızlaştıranlar, yarın aynı karanlık yöntemin kendi kızlarının, eşlerinin veya kardeşlerinin kapısını çalabileceğini unutuyor.
Oysa iftira, sahibine sadık değildir. Bir gün mutlaka döner, dolaşır ve onu büyüten o zehirli iklimi bizzat boğar.
En ürkütücü olan ise şu.
Toplumun bir kesimi artık iddianın “doğruluğunu” değil, ne kadar “rezil edici” olduğunu merak ediyor. Dijital meydanlarda hakikat can çekişirken, linç kültürü ışık hızıyla yayılıyor.
Bir toplumun çürümesi, sadece mahkemelerin susmasıyla değil; insanların bir başkasının onuru parçalanırken onu zevkle seyretmeye alışmasıyla başlar.
Oysa bir insanın şerefini korumak sadece ailesinin değil, vicdan sahibi her bireyin görevidir. Susmak, bu haysiyet cellatlığına onay vermektir. Bugün başkasına atılan çamura sessiz kalanlar, yarın üzerlerine sıçrayacak pislikten şikayet etme hakkını kaybederler.
Çünkü bugün sustuğun iftira, yarın senin mutlak gerçeğin olur.
Bu işin partisi, siyaseti, öylesi, böylesi yok.
Bugün mesele Gizem Özcan değil. Mesele, bu ülkenin insan onurunu koruyup koruyamayacağı.
CHP’li değilim.
Ama Gizem Özcan’ın yanındayım.

…
OMURGA JİMNASTİĞİ
OLİMPİYATLARI
Eskiden omurga bir meziyetti; şimdilerde ise kariyer önünde bir engel. Modern siyaset laboratuvarlarında üretilen yeni nesil politikacı modellerinde “sabit kemik” yapısı, yerini tamamen jölemsi bir uyum yeteneğine bıraktı.
Bir zamanlar siyasetçilerin “dik duruşundan” heybetli birer anıt gibi söz edilirdi. Şimdi bakıyoruz; bazı omurgalar yoga eğitmenlerini istifaya sürükleyecek seviyede esnek.
Sağa yatıyor, sola dönüyor, düne bükülüyor, bugüne sığıyor.
Tıp literatürü henüz bu kadar yüksek hareket kabiliyetine sahip bir canlı türü tanımlamadı. Bu artık biyoloji değil, tamamen bir “manevra sanatı.”
Vatandaş hâlâ o eski usul antika değerlerin peşinde: İdeoloji, ilke, tutarlılık… Oysa modern siyasette bunlar “fabrika çıkışı hatalı” özellikler olarak görülüyor. Siyasetin yeni güncellemesinde (v2026.1) şu özellikler standart donanım olarak geliyor.
Rüzgarın yönünü burnuyla değil, koltuğuyla hisseden sensörler.
Altındaki zemin ne kadar kayarsa kaysın, koltukla olan açıyı asla bozmayan denge çubukları.
Dün meydanlarda gırtlağını yırtarcasına “Bunlar memleketi batırdı!” diye bağırıp, bugün aynı masada huşu içinde çay karıştırabilmek… Bu, sıradan bir insanın yapabileceği bir şey değil. Bu, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir “anatomik illüzyon.”
MR cihazına soksan kemik göremezsin; röntgen filmi tamamen stratejik hesaplardan ve oran-orantı tablolarından oluşuyor.
Mesele sadece parti değiştirmek de değil; insanın kendi cümlelerine, tıpkı eski bir sevgilisinin mesajlarına bakar gibi yabancılaşması. Dün alkışlanan, üzerine yeminler edilen o dev cümleler, bugün sessizce belediyenin çöp toplama araçlarına yükleniyor.
Ve işin en absürt finali biliyor musunuz?
Tüm bu taklalara, bu 180 derecelik dönüşlere rağmen kürsüye çıkıp “Dik duruyoruz!” açıklaması yapılması.
Kardeşim, o artık dik durmak değil; o artık bir tür politik akrobasi, bir tür denge sporu.
Millet artık siyaset bülteni değil, canlı yayında “Omurga Jimnastiği Olimpiyatları” seyrediyor. Ve ne yazık ki, en çok takla atan her zaman en yüksek puanı alıyor.

…
Ali Koç’un vedası ve Sadettin Saran’ın gelişiyle sahadaki oyundan ziyade, koridorlardaki iktidar değişimi konuşulur oldu. Futbol, bu toz duman arasında adeta ikinci plana itilmiş bir figüran gibi kaldı. Mourinho gibi devasa bir gölge duvardan indirilirken, yerine Tedesco’nun taze soluğu getirildi. Ancak futbolun kadim bir kuralı vardır: Eski çatıyı sökerken fırtınaya yakalanırsan, evin içini su basması kaçınılmazdır.















