Gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta olsun, “değişim fikri” her zaman bünyesinde korkutucu bir yan barındırır. Muhtemelen farklı sebeplerin tetiklediği bu değişime direnme tutumunun nasıl aşılacağı ise önümüzde duran temel sorudur. Özellikle toplumsal hareketlere önderlik eden siyasal yapıların içine düştüğü statüko sorununu iki temel başlıkta ele almak gerekir: İlk olarak çağımızın baş döndürücü hızına ayak uyduramama, ikincisi ise içinde şekillendikleri dönemin politik tutum ve alışkanlıklarından sıyrılamama.
İçinde yaşadığımız son on yıllık zaman diliminin, Orta Çağ ve öncesindeki bin yıllık değişime eş değer olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bu hıza odaklanmak ve ortak bir akıl üretmek, bugün en önemli görev ve sorumluluk alanımızdır. Eğer değişim ve gelişim fikrini samimiyetle benimsersek, içinde bulunduğumuz “yapay zekâ çağına” uygun yeni mücadele fikirleri ve buna denk düşen yöntemler de netleşmeye başlayacaktır.
Murat Belge’nin de önemle belirttiği gibi, Marksizm’i donmuş bir doktrin olarak değil, dinamik bir düşünce tarzı olarak görmek gerekir. Doktriner ve dogmatik tutumlar, sol dâhil olmak üzere her düşünsel akımı kaçınılmaz olarak statükoya sürükler. Oysa onu bir düşünme yöntemi olarak ele aldığımızda, daha esnek, geliştirilebilir ve kolaylıkla dönüştürülebilir geniş bir manevra alanına kavuşuruz.
Belge’nin bu husustaki tespiti oldukça çarpıcıdır:
“Bir fantezi olmak üzere uydurduğum bir örnek üzerinden tartışmaya başlayalım: Bir ameliyat geçirmeniz gerekiyor: Akciğer, safra kesesi, mide… Her neyse. Bu organlarda çıkan çeşitli rahatsızlıklar her daim olagelmiş, birtakım ‘tedavi’ yöntemleri geliştirilmiştir. ‘Ben safra kesesi ameliyatı geçireceğim; ancak bunun 19. yüzyıl koşullarında yapılmasını istiyorum’ der misiniz? Herhangi birinin böyle bir şey diyeceğini düşünür müsünüz? Herhalde demezsiniz, düşünmezsiniz. Absürt olurdu!”
Belge’nin dikkat çektiği gibi, 19. yüzyılın fikir kalıplarında çakılı kalmak yerine; geçmişi kıymetli bir kültürel miras olarak devralıp 21. yüzyılın sosyo-politik gerçeklerine uyarlamak zorundayız.
Dünyamız, yapay zekâ dönemiyle birlikte hızla bilinmezlerle dolu bir geleceğe doğru sürükleniyor. Önümüzdeki süreç; kapitalizmin yeni bir üst aşaması mıdır, emperyalizmin nitelik değiştirmiş bir formu mudur, yoksa içinde insana ve doğaya dair “iyi olma” olasılıklarını da barındırıyor mu? Bu sorulara doğru yanıtlar aramak ve dönemin ruhuna uygun mücadele yöntemleri geliştirmek, tüm toplumsal muhalefetin ortak sorumluluğudur.
Gelecekle ilgili kaygılarımızı derinleştirmek, bilinmeyene karşı cesurca yeni fikirler üretmek, insana ve doğaya saygılı yeni bir dil ve üslup geliştirmek zorundayız. Gelecek şu an için flu görünebilir. Ancak mevcut süreçte gerek genel olarak solun gerekse Kürt hareketinin sıkıştığı ideolojik tıkanıklığı aşamazsak, bu belirsizlik içinde yok olup gitme riskiyle karşı karşıyayız.
Özetle; “Yaşasın Proletarya”, “Kurtuluşa kadar savaş” ya da “Vur gerilla vur…” gibi dünde kalmış sloganların dar parantezine sıkışıp kalırsak, korkarım ki geleceği inşa eden failler olmak yerine, geçmişin nostaljik birer figürüne dönüşeceğiz.














