Tanınmış biri ölür.
Ve memlekette bir anda büyük bir kültür seferberliği başlar.
Hayattayken kitapçı vitrinlerinde sessizce duran kitaplar, ölüm haberiyle birlikte sosyal medyada birden “hayat değiştiren eserler” haline gelir.
Paylaşımlar peş peşe düşer:
“Büyük ustayı kaybettik.”
“Kültürün dev çınarı devrildi.”
“Onun yeri asla dolmayacak.”
Altında kalp emojileri, gözyaşları, siyah beyaz fotoğraflar, uzun uzun alıntılar…
Alıntıların çoğu da muhtemelen Google’dan yeni bulunmuştur.
Çoğu uydurulmuştur.
Çünkü sosyal medya çağında ölüm artık bir tür dijital taziye törenidir.
Eskiden insanlar cenazeye giderdi.
Şimdi algoritmanın önünden geçerken başsağlığı bırakıyor.
Bir paylaşım yapıyorsun.
Hem toplumsal görevi yerine getiriyorsun, hem kültürlü görünüyorsun, hem de sürüden kopmamış oluyorsun.
Zaten sosyal medyada en riskli şeylerden biri şudur.
Herkes övgü yazarken sessiz kalmak.
O yüzden kimse çıkıp da şöyle yazmaz:
“Bu adam demokrat değildi. Haksızlıklara, yolsuzluklara, zulme tek kelime etmedi. Hep devletçiydi. Hep egemenin tarafındaydı.”
Ama ölümün şöyle bir mucizesi vardır.
İnsanı bir anda bir halk kahramanı yapar.
Hayattayken 5 bin satan kitaplar, ölümünden sonra sosyal medyada 5 milyon okura ulaşır.
Tabii hepsi aynı şeyi okur.
Kitabı değil.
Taziye mesajlarını.














